İstanbul Bağcılar?da bir ev. İçinde yedi çocuk ile birlikte bir anne baba yaşamakta. Ha bir de kardeşi varmış.
Üç çocuk kampanyasını çoktan aşmış bir baba. Muhtemelen mutlu bir hayat sürüyor olmalı. Diyeceksiniz ki sen yedi çocuk beslemek ne demek biliyor musun?
Bence hiç demeyin. Çünkü yedi çocuğum olmadığı halde çok iyi biliyorum. Canım Amerika hakkında konuşanların kaçı hayatlarında bir kerecik olsun Amerika Kıtası?na ayak basmışlardır? Demek ki bir şeyi hem de iyi bilmek için illa ki birebir gözle görmek gerekmiyor.
Üstelik nakli bilimler alanında ahkâm kesen kanaat önderlerinin bahsettikleri dönem ve mekânları görmeleri zaman açısından mümkün değil. Ama hiçbiri geçmişte yaşandığı tahmin ve tahayyül edilen olay ve kişileri anlatırken; üstelik de belirli geçmiş zaman kipinde anlatırken en ufak bir tereddüt dahi göstermezler.
Demek ki isteyince oluyormuş. Ya da ben yaptım deyince?
Yedi çocuk nasıl beslenir bilirim. Siz de bilmek isterseniz, çok çocuklulara sorun. Kardeşim deyin; çocuk yapmadan önce nasıl besleyeceğini düşünüyor musun, deyin bakalım. Alacağınız cevap dünyanın her yerinde ve zamanın her diliminde neredeyse aynı olacaktır. Rızkını Allah verir.
O halde kendisine yedi kalem rızık tahsis ve tahakkuk ettirilen bir baba neden cinnet getirir? Gaipten her daim yedi çeşmeden rızık tayin edilen bir baba nasıl cinnet getirir? Demek ki bizim bilmediğimiz ve üstesinden gelinemeyen başka sorunlar var.
Neler olabilir sizce bu sorunlar?
Neler olmaz ki? Saymakla bitmez?
Kapılarına kilit üstüne kilit takmadan insanların gece rahat uyuyamadığı bir toplumda sorunlar öyle saymayla filan bitmez. Devlet büyüklerinin neredeyse tüm ülkenin polis gücünün onda birini kendi korumasına ayırdığı bir toplumun sorunlarının artık kronikleştiğini ve bilumum inanç ve gelenekleriyle uyum sağladığını anlamamak için fazlasıyla saf olmak gerekir.
Neticede insanımız mutsuz. Evet belki memleketin her köşesinde mantar gibi imam hatipler fışkırıyor olabilir. Okullara yoğunlaştırılmış din dersleri konmuş olabilir. Cemaatler aşiretleşerek politika ağacının kök ve gövdesini sarmış olabilir. Eğitim dert artı dörtlük olabilir.
Buna mukabil yer altı trenleri, altgeçitler, köprüler, hanlar, hamamlar yapılıyor da olabilir. Sözde küresel projelere başlanıyor olabilir. Trum trum makineleşiyorum elhamdülillah diyebilirsiniz. Ama bunlar yetmiyor işte, insanları mutlu etmeye.
Çünkü asıl değişmesi gerekenler hiç değişmiyor. Kul hakkı gaspı aynen devam? Makam mevki kadastro işleri hız bile kesmedi. Darbe hevesleri ve iştihaları aynen yerinde saymakta? Toplum düzenin altüst eden bu durum elbette ki insanlarda bunalıma sebep olabilir.
Değişen sadece ağzımızı açtığımızda eleştirmekten geri durmadığımız, hatta bu mevzuda mangalda kül bırakmadığımız günah ve cürümlerin müsebbipleri ve onların savundukları ideolojiler olmuştur. Bu durumu geçmişteki günah ve cürümleri ulusalcıların üzerine atmaya çalışanların ortak paydasına bakarak siz dahi anlayabilirsiniz. Hepsinin ortak paydası Molotof kokteyli gibi hacı yağı kokmaları ve muhtelif çap ve ebatta badem bıyık taşımaları değil mi?
Sadece okullara bir bakın. Hangisinde ya da yüzde kaçında badem bıyıksız bir idareci var. Üst düzeydeki yönetici ve bürokratları göremeyebilirsiniz. Ama en azından yakınınızda onlarcası bulunan okullardaki manzarayı görün bari.
Ha ben badem bıyıklıları besleyen mistik holdingden beslendiğim ve dahi bu tekke ve zaviye ganimetlerinden mahrum kalmak istemediğim için bu durumu eleştiremem diyorsanız; bu yazıyı boşa okudunuz. Yazık oldu sizin ve benim ziyan olan zamanlarımıza.
