AVRUPA’DA TÜRK OLMAK

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

                                                                                                         ŞABAN KUMCU

                                   Asmasında gül dalları, kovanında gül balları,

                                   Ağacında gül halleri, servi çınarı güldür gül.

“Yunus kültürü, Mevlâna kültürü,Dergâhkültürü, sevgiyledonanma kültürüdür. İki dünyayı bir dünyaya nasıl dönüştürebiliriz…? Doğu ve Batı, Asya ve Avrupa, bir daire üzerindeki başlangıç ve bitiş noktasına benzer.Hem ayrıdır hem aynıdır. Aynı yöne bakarlarsa, birbirlerine çok yakındırlar, farklı yöne bakarlarsa birbirlerine çok uzaktırlar…Allah sevgisini kazananların,düşünen aklı, seven gönlü olur.Doğuda Allah’ındır, Batıda Allah’ındır…Her ikisini birlikte görmek,her ikisinde de birlikte olmak, bilgi ve bilgeliğini gösteremeyenler, iki dünyada barış içinde birlikte yaşama erdemini gösteremezler…Bütün insanlığı, aynı annenin ve aynı babanın çocukları bilenlerin, düşünce ve eylem dünyalarında, karamsarlığa yer yoktur. Onlar Allah’ın gücünün üzerinde güç olmadığını bilirler. Yunus kültüründeherkes iyi olmak, iyiliği aramak ve iyilikte yarışmak zorundadır.Kıyamet kopuyor olsa bile, eldeki tohumlar toprağa atılır.” Nazif Gürdoğan

            Avrupa ile olan bin yıllık komşuluğumuz, savaşlar, barışlar ve çeşitli etkileşimlerle, tarihin büyük ırmağında akarak, bu günlere gelmiştir.14. Yüzyıl’dan itibaren birçok Batı Avrupa ülkesinde, yöneticilerin vehalkın Türk kültürüne, sanatına, müziğine, minyatürüne, mimarisine ve Türk yapımı ürünlere, hayran kaldıklarınıbiliyoruz. Osmanlı Elçilerinin götürdükleri hediyeler, giydikleri kıyafetler, sergiledikleri davranışlar taklit edilmiş, Paris’in ünlü bahçelerinden biri olan “JardinTurc” Türk Bahçesi’ni konu edinen tablolar yapılmıştır. Anadolu halıları ve Türk lalesi moda olmuş, bir Türk içeceği olan kahveyi her yerde bulundurup içmek, adet haline gelmiştir.18.Yüzyıl’da, Fransız elçilerinden Herbert, hatıralarında; “Paris adeta İstanbul mahallelerinden biri haline gelmişti” diye yazmıştır. Bu hikâyeyi yeniden yazmak bizim elimizdedir.

            Çalışmak için,ülkesinden gönüllü olarak ayrılıp giden veyerleştiği ülkeye kültürel kodlarla bağlı olanAvrupalı Türklere;yaşadıkları ülkelerde büyük görevler düşmektedir… Öncelikle, “Euro Türkler”, anne ve babalarının onlara kazandırdıkları inceliği, zarafeti, çalışkanlığı, hoşgörüyü, davranış ve ahlaki değerleri, yaşadıkları toplumda da göstermelidirler. Bu da ancak iyi bir eğitimle mümkündür. Fakat ne yazık ki, üniversite bitirmiş, kariyer yapmış, her iki kültürü de anlayıp, yorumlayabilen birey olmuş gençlerimizin sayısı henüz; yurt dışındaki toplam nüfusumuzun yüzde beşi bile değildir. Bu sayı mutlaka yüzde onlara, yüzde on beşlere çıkmalı ve yaşadıkları toplumda, kendi meselelerine duyarlı, kendi haklarının bilincinde, haklarını sonuna kadar savunabilen, yumuşak bir güç olmalıdırlar. 

            Her şeye rağmen, vatandaşı oldukları ülkelerde kariyerlerini tamamlamış gençlerimizin sayısının günden güne artması, bizleri sevindirmektedir.Kendileriyle ilgili alınan yanlış kararları, olumlu yönde etkileyecek mevkilerde bulunan gençlerimizin, Almanya başta olmak üzere, Kuzey Avrupa ülkelerinde,milletvekili, senatör, belediye başkanı, belediye meclis üyesi, belediye encümeni gibi çeşitli siyasi makamlarda görev aldıklarını görüyoruz.Katıldıkları toplantılarda, iş görüşmelerinde vekonferanslarda, İngilizce, Almanca, Fransızca, Hollandaca, İtalyanca, İspanyolca ve diğer dilleri, akıcı ve aksansız konuşmaları, bulundukları yerlerde temsil güçlerini artırmaktadır.

            Bir dilin felsefesine, edebiyatına hâkim olabilmek, o dilde var olan atasözleri ve deyimleri yerinde kullanabilmekle mümkündür.Bu da o kişiye, üstün bir söyleyiş zenginliği kazandırır. Sanatta, edebiyatta, şiirde ve politikada, konuşmalarına bağlanıp kendilerine inandığımız kişiler, bu özelliklere sahip olan insanlardır.Toplumların hafızasında daima, derin izler bırakmışlardır…

            Gençlerimizin kendi dilini, tarihini, kültürünüiyi bilmeleri, dil ve tarih bilincini pekiştirecek, öz güvenlerini artırıp, kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olacaktır.İyi bir aydın önce kendi dilini iyi konuşmalıdır. Türkçemizin; edebiyata, şiire, sanata, tarihe ve kültürümüze kattığı değerleri bilmek, onların zihin dünyalarınızenginleştirecektir. Erasmus’u, Goethe’yi, Voltaire’i, Balzac’ı, Shakespeare’i, Kant’ı, Heidegger’i, Dante’yi okudukları ve tanıdıkları kadar, Mevlana’yı, Yunus’u, Fuzuli’yi, İbni Sina’yı, Evliya Çelebi’yi, Yahya Kemal’i, Faruk Nafiz’i, Sezai Karakoç’u, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Orhan Kemal’i, Orhan Veli’yi, Cahit Sıtkı’yı, Cahit Zarifoğlu’nu da okuyup tanımaları, hayal ettiğimiz, hoşgörü toplumunun kurulmasına yardımcı olacaktır. 

            Avrupa’da yaşayan gençlerimizin, Türkçemizi, anne ve babalarının geldiği bölgenin şivesiyle değil, “İstanbul Türkçesi’nin” güzel aksanı (telaffuzu) ile konuşmalarını bekliyoruz.Bir şiiri ses, tını, ton, vurgu gibi okuyuş tarzlarına dikkat ederek okuyup, anlayabilmeleri, kelimelerin anlatmak istediği derin manaları kavramalarına yardımcı olacaktır. Böylece gençlerimizde,dil sevgisiyle beraber vatan sevgisi de gelişecektir.

            “O Belde Şiir’inde” Ahmet Haşim; melali (hüznü) anlamayan, nesle aşina (tanıdık) değiliz,” der. Bugünkü Türkçesiyle;

                         Ne sen,

                        Ne ben

                        Ne de güzelliğinde toplanan akşam,

                        Ne de düşünce acılarına bir liman,

                         Olan mavi deniz.

                        Hüznü anlamayan nesle aşina değiliz…

            Bugün Avrupa’da; çifte vatandaş, yaşadıkları ülkenin vatandaşı ve Türk vatandaşı olarak ikamet eden altı buçuk milyondan fazla insanımız vardır. “Euro Türklerin” anavatanımızla olan bağlarını, daima sıcak tutmaları, ülkemizle, yaşadıkları ülkeler arasında dostluk köprüleri oluşturmaları en büyük temennimizdir. Sadece iyi olmanın, hatta en iyi olmanın yeterli olmadığı, algı yönetiminin ve lobiciliğin çok önemli olduğu, hızla gelişen bir dünyada yaşıyoruz. 

            Avrupalı Türkler’in, bakkallık, manavlık, kasaplık, berberlikle başlayan ticari faaliyetleri; üretim, lojistik, sanayi, ithalat, ihracat, ulaşım, inşaat, gastronomi, hizmet sektörü gibi her alanda büyük işletmelere dönüşmüştür. Kurdukları şirketlerle gayrimenkul alım satımından tutun, şehirlerin alt yapılarının kurulmasına kadar, farklı işleri başarıyla sürdürmektedirler. 

            Vatandaşlarımızın kurduğu, özel turizm şirketleri, kendi uçak filolarıyla, Avrupa turizmine yön vermektedir.BirTürk icadı olan “DÖNERKebap’a gelince;Türk girişimciler, yoğun çabalarla kurduklarıdöner fabrikalarında ürettikleri ürünleri, herköşe başına açtıkları döner satış noktalarında satıp,yüz binlerce insana iş vermektedirler. Orta ve alt gelir gurubuna dahil olan, milyonlarca Avrupalının mütevazi bütçelerine en uygun ve en çok tercih edilen Türk yiyeceği döner kebaptır.

Tadıyla, lezzetiyle ve çok kısa bir sürede müşteriyesunumuyla, gastronomi de adeta bir devrim yapmıştır. Çeşitli araştırma kuruluşlarının, ekonomi ve sanayi bakanlıklarının verilerine göre, Türk işletmeleri, yıllık elli milyar Euro’yu aşan ticaret hacmi ve günlük bin beş yüz ton döner üretimiyle,Avrupa ekonomisinin gerçek bir gücü olmuşlardır.

            İnternet ve uydu teknolojileri ile, Türk televizyonlarından izlenilen diziler, filmler, sosyal hayata damgasını vurmuştur. Film, dizi, haber, belgesel programlar sayesinde, çocuklar ve gençler Türkçelerini geliştirmeye şiir, hikâye ve roman okumaya başlamışlardır. 

            Devletimiz, Yunus Emre Enstitüleri,TİKA,Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği, elçiliklerimiz, ticari ve kültür ataşeliklerimiz, konsolosluklarımızla, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza, dini, kültürel ve moral desteğini aktif bir biçimde vermektedir. Bu kuruluşlarla beraber, gönüllü cemiyetlerimiz, dernek ve vakıflarımız da gayretli çalışmalar yapmaktadırlar.  Milletimizin değerlerini temsil eden, savunan, örnek gösterilen ve saygı duyulan gerçek birer sivil toplum kurumlarına dönüşmelerini bekliyor ve temenni ediyoruz.

             Paris’te Unesco binasının önünde Yunus Emre’nin şu dörtlüğü yazmaktadır:

                          Gelin tanış olalım,

                         İşi kolay kılalım

                          Sevelim sevilelim,

                         Dünya kimseye kalmaz.

             İki binli yılların Avrupa’sında, Avrupalı Türklerin ve diğer yabancıların içine kapanıp, kendi dünyalarını yaşamaları demek; kendileri için hazırlanan kötü senaryoları ve sonuçlarını kabullenmeleri demektir. Gönül kapılarına daima açıkta tutmasını bilen Avrupa’daki Türk varlığımız, kendisine yönelecek olumsuzlukları, enginhoşgörüsüyle göğsünde eritecek güce sahiptir. Geleneğimiz, inancımız ve kültürümüz bize; sevgi ve saygı diliyle,gönül yapmayıtavsiye etmektedir…Gül medeniyetinin evlatları, gittikleri her yere ellerinde gülleriyle gitmeli ve etraflarını gül bahçesine çevirmelidirler.

                                   Gülden terazi tutarlar, gül ile gül tartarlar,

                                   Gül alır, gül satarlar, çarşı pazarı güldür gül.

                                  Gayret bizden, yardım Allah’tandır…

                                   

 

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Sabah Bülteni 23 Ekim 2026 sabah Haber Bülteni
Giriş Yap

Aksaray Haberci ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!