Nurettin Topçu, üniversiteden arkadaşı Peter ile bir Noel akşamı kilise ve katedralleri dolaşmak için sözleşirler. İlk girdikleri küçük bir kilisede, bir köşeye çekilmiş, iki büklüm, diz üstü yere kapanmış, başını sağ dizine koymuş ve kendinden geçmiş bir vaziyette sessizce ağlayan orta yaşlı bir kadın görürler. Kısık bir sesle, inilti halinde; “un peu de pitie, mon Dieu! ...” Diye yalvarmaktadır. Nurettin Topçu, acaba başka bir dua edecek mi diye merak eder ve kadına yaklaşıp, iyice kulak verir. Oysa kadın ne yanındaki adamın ne de kiliseyi dolduran kalabalığın farkındadır. O, hep aynı cümleyi tekrar etmektedir. 

İki arkadaş o gece, tam on altı kilise ve katedral gezerler. Dönüşte, ziyaret ettikleri o ilk kilisenin kapısının açık olduğunu görerek içeriye girdiklerinde; aynı kadın, o köşede, iki büklüm vaziyette hala yerinde durmaktadır. Tam dört saat olmuştur. Yine aynı kısık sesle; “un peu de pitie, mon Dieu!.. Diye inleyen kadın kendinden geçmiş; “Rabbim, azıcık merhamet! Rabbim azıcık merhamet! Anlamına gelen duayı tekrar etmeye devam etmektedir. Nurettin Topçu sessizce kiliseden çıkar. Evine geldiğinde, kadın hala gözlerinin önündedir. Kendi kendine; “dua işte böyle yapılırsa ibadet olur,” der.

Allah’ın bütün yaratılmışlara yönelik; rahmet, mağfiret lütuf ve merhameti vardır. Bağışlanmak için, sarsılmaz bir inançla, sessiz, içten yapılan dualar ve çile doldurmak; nefisle yapılan bir mücadeledir. İçinde yaşadığı bunalımlarla birlikte, duyularla yapılan hayali bir seyir, ruha derin bir şefkat sağlayan kendinden geçme, (vecd) halidir. Allah’ın insanlara ihsan olarak verdiği merhamet duygusu, her varlığı, her canlıyı, özellikle, yaratılmış olan her insanı, kendimizden daha çok sevmektir. Alemdeki sefaletin, büyük bir gözle yüksek bir güneşten seyredilmesidir. Bu duygu; hürmetin insanın benliğinden taşarak aleme yayılması sonucu meydana gelir. Hürmet bütün varlıklara gösterilmelidir. Ama öncelikle Allah’a hürmet edilmelidir. İslamiyet’te bütün hikmetlerin başı kabul edilen Allah korkusu, tam ve gerçek hürmetten başka bir şey değildir.

Bir inancın iman haline gelebilmesi için, insanın zihninde süreklilik kazanması ve hayatına da hâkim olması gerekir. Varlığın sahip olduğu bütün kuvvetlerle, kendisinden başka birine teslim olması anlamında iman da aşkla aynıdır. Maurice Blondel’e göre; Allah, düşündüğümüz ve yaptığımız şeylerin tam ortasında bulunur. Biz onun çevresinde dolaşır, düşünceden harekete, hareketten düşünceye geçmek için her an O’na başvururuz. Ruhun, görünenin ötesine veya görünmez olana geçme tecrübesi olan “mistik” birleşmede bulduğu şey, tam bir (tatlı) sükûnet halidir.

Batan bir dünya nizamının enkazı üzerindeyiz. Yeni bir nizam, ahlakta, hukukta, sanatta, dinde ve devlette insanlığa dayanacak yeni temeller bulmak mecburiyeti, neslimizin zayıf omuzlarını şiddetle sarsıyor. İnsanlığı kurtaracak nizam için ilkin, hak yolunda insanları uzlaştıracak bir zümrenin harekete geçmesi gerekir. Her varlık karşısında “ben isterim” diye haykıran sınırsız kazanç ve maaş

kahramanı hoyrat mahlukların, insanlığa bela olmuş istek ve davranışlarının bir an, büsbütün ve her ne pahasına olursa olsun, susturulması icap eder.

Nurettin Topçu, ahlaki çözülmenin “mukaddes gayelerin ikbal (yükselme) ve servet” vasıtası olarak kullanılmasıyla başladığını düşünür. Hayatın tüm zevklerinin ve her türlü tatmin imkanlarının kullanıldığı “Allahsız kazanç” saadet getirmez. Kazanmada, kullanmada ve harcamada, bugün sonsuz imkanlar sunan kapitalist batı medeniyeti, beraberinde her türlü sefaleti getirmektedir. İslam ahlakının sabır, şükür, af, adalet ve eşitlik gibi birçok prensibi vardır. Bu prensipler hürmet, merhamet ve hizmetten oluşan üç temel ahlaki ilke ve esasa dayanmaktadır.  

İman sahipleri, ruhen güçlü olan insanlardır. Ruhlar için bir hastalık ve sefalet kaynağı olan, kibir, hiddet, kin, korku ve tahammülsüzlük hisleri, menfaat ve kazanç hırsları, bencillik, üstünlük, şeref ve zafer iddiaları; iman mahrumluğundan veya zayıflığından doğan hallerdir. Sonsuzluk kaynağından ruhlarına kuvvet alanlar, yani iman sahipleri; bir belaya, bir musibete uğradıkları zaman sabredenler, kendilerine fenalık yapanları affedenler ve her hallerine şükredenlerdir.

Fakat hiçbir sosyal dava yoktur ki temelinde üçlü hakikat bulunmasın, bunlar; “insan, tabiat ve iktisattır.” Dolayısıyla bu saf bir maneviyat ve ahlak davası değil, bütünüyle bir insan davasıdır. İşte bu anlamda, onun ahlak davasının adı “isyan ahlakı” olacaktır. Bu dünyanın, geçmiş birikimlerimizden alacağı belki çok şey vardı, ama o asla geçmişe saplanıp kalmayacaktır. Onunki, adeta “iradenin davasıydı.” Bugünü değerlendirirken, “Yarınki Türkiye’yi” düşünmek ve onu baştan başa yeniden kurmak özlemindeydi. Bunun için insanla, tabiatla ve hatta bütün kainatla dost olmak; yeni bir dünya görüşü, yeni bir iş düzeni, yeni bir toplum düzeni kurmak gerekecekti.  Hepsinin temelindeyse, “ahlak davası” bulunacaktı.

Bu anlamda kendi tabiatımız, hazlarımız, kibir ve gururumuz, bizi hareketsiz kılan sosyal dayanışma ve kendine körü kürüne itaatimizi isteyen toplum; hepsi de bizi esir eden kuvvetlerdir. İrade bütün bunlarla mücadele etmek için adeta kendi başına yetersizdir. İrade bu yetersizliğine son vermek için, kişiliğini kurban etmeyecek şekilde, çevresinde halka halka gelişen bir otorite ister. Bu zincirin ilk halkasında aile, son halkasındaysa, mutlak otoriteden ibaret olan ilahi iradeye katılmak vardır. Şahsi irademizin kendi yetersizlik ve eksikliğini tamamlamak için ilahi iradeye teslimiyeti; bencil ve hoyrat isteklerimize ilgisiz kalıp, bizzat ona isyan etmesidir.  Bu durum nihayet; benliğimizin arzularından tamamen vazgeçerek, kendisini aşıp, bir tabiat üstü varlığa atılış hamlesidir.  

İsyan ahlakında, sorumluluk duygusunun en büyük düşmanlarından birisi de adaletsizliğe neden olan ihtiraslarımızdır. İhtiraslar iradenin önüne set çekerek onun hareket alanını daraltır, belli bir süre sonra da yok eder. İhtiraslar otoriteden daha sarsıcıdır. Otoriteleri birey ve toplumun başında bekleyen bir balyoz gibi düşünürsek; ihtiraslar hepsini sürükleyen nehir gibidir. İhtiraslar çıkar, kin, gurur, korku ve bunlarla birlikte kültleşmiş zehirli alışkanlıklarımıza karışmış, idealsiz sevgilerin ürünü, içimizdeki putlardır. İhtiraslar farklı kültürlerde, değişik zamanlarda, değişik şekillerde ortaya çıkarlar. Sadece zaman ve mekân yani çağ değiştirirler. İnsanlarda ve onun çevresinde her zaman vardırlar. İçimizdeki bu putlar hakikat aşımızı, ruhumuzda var olan ideal ve ahlakımızı çürüten, düşman kuvvetleridir.  

Bunlar, ahlakımızı güzelleştiren erdemlerimizi, daha kaynağında öldürür. İnsanın varlıkla bağ kurmasını engelleyerek yalnızlaştırır. İhtirasların ürettiği bu yalnızlıktan kurtulmanın yolu, isyan ahlakından geçer. Bunun için kişinin ahlaki hareketlerinin hayat bulması, içindeki ulvi değerlerin tekrar anlam kazanması gerekmektedir. Daha net bir ifadeyle; isyan ahlakı bizi, sorumluluk duygusunu körelten ihtiras ve hazlardan arındırıp, sonsuzluğa doğru yönlendirebilmelidir. Aksi halde ihtiraslar, sevgiyle birlikte ahlakı da yok eder.  

Birer put olarak kişilerde ve toplumda, kötü davranışların, istenmeyen alışkanlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu eylemleriyle ihtiraslarımız; tüm bu davranışlarımızdan, sosyal siyasi ve ekonomik yıkımlardan sorumludur. İhtirasla yüklü insan, faydacı, bireyci, mekanik ve aşırı maddeci olarak, ahlaki zafiyetler etrafında robotlaşmıştır. Bundan dolayı Nurettin Topçu, yeryüzündeki bütün çatışma, boğuşma, kavga ve cinayetlerden, yıkıcı ihtirasları sorumlu tutar.   Ahlak adamı her yönüyle kâmil insandır.  

Nurettin Topçu, ahlak meselesinin merkezine sorumluluk duygusunu koyar. Sorumluluk isyan ahlakını gerçekleştirecek olan kuvvettir. Sorumluluk, bireyin içinden gelen bir itmeyle sonsuzlukta huzur arayan ve bunun için harekete geçen bir iradedir. Bu irade, bireyin ruhi hayatının derinliklerinden beslenir. Sorumluluğun kaynağı, ilahi bir lütufla, bütün aleme sevgi ve şefkatle yaklaşan, mutlak bir merhamet duygusudur. Merhametle yoğrulmuş sorumluluk ideali, kişiyi harekete yani isyan ahlakına geçirir. Birisi kanunlar karşısında hukuki, diğeri özgür davranışlarımızda ve vicdanımızda doğan ahlaki olmak üzere, iki türlü sorumluluğumuz vardır. Topçu’ya göre ahlaki sorumluluk hukuki sorumluluktan önce gelir.

Bunun iç halimizle veya pasiflik anlamına gelen vicdan azabıyla bir ilgisi yoktur. Çünkü o bir hareketin sonucunda ortaya çıkar.  Sorumluluk duygusu, insanın gerçekleştireceği hareketten önce düşünüp taşınmasını gerektirir. Bundan dolayı vicdan azabı gibi sonda değil, öndedir. Bütün ruh hallerimiz ahlaka tabidir. Mutluluk, fayda, görev hepsi de insani duygular olduğu kadar, insanının esaret kapılarıdır. İnsan ancak bunlardan kurtulabildiği ve hür olduğu ölçüde ahlaklıdır. Böylece, mükemmelliğe giden yolda önüne gelen her engele karşı çıkar. İşte Topçu’nun isyanı budur. İsyan ahlakı, iradenin sonsuza ulaşmak gayesiyle her çeşit menfaat ve tutkuya sonlu olan iyilik ve mutluluğa dahi başkaldıran sorumluluk idealidir

Sorumluluk ve fedakârlık duygularıyla dolu, şöhretle, servetten ve kuvvetten uzakta yaşayan insanlara büyük demeliyiz. Genç nesillere bunların hareketlerini “büyük hareketler” diye tanıtmalıyız. Önce kitaplarımızın kaplarına, meydanlarımıza ve kürsülerimize, ahlaki bir ölçü vermekle işe başlamalıyız. Dalkavukluk, iki yüzlülük ve gurur bizi belki her şey yapar, ancak ahlak adamı yapamaz. Bize teknik okulla beraber idealist insan yetiştiren okullar lazımdır. Öyle okullar ki, orada bilim bilim olduğu için yani hakikati verdiği için sevilmelidir. Menfaat orada hayatımızdan kovulmalıdır. Menfaat yaşamak ister ahlak yaşatmak ister bir arada asla bulunmazlar. Ahlak terbiyemizin sağlam temellere dayanması için, ahlakın emirlerini sevimli ve istenilir yapmak terbiyenin asıl işidir.

Burada anlatılmak istenen, ahlak terbiyesidir. Ahlak evde başka, okulda başka türlü olamaz. Bir adamın şahsi hayatında ahlaksız, aile ve siyaset hayatında ahlaklı olabileceğine inanan, insan ruhunu yamalı bir bohçaya benzeten görüşler dalkavuk felsefesidir. Ahlak bir türlü olur. Yalnız okul sıralarındaki bir gence nasıl aşılamalı? Terbiye pek ince bir sanattır. Ahlaki terbiyede insan ruhuna bağlı en ince değerleri işleyecek bir sabır ve maharet lazımdır. Ahlak vericilikte en esaslı iş örnek olmaktır. Şu hâlde eğitici, öğretmen ve müdürler, öğrenciye örnek olmalıdırlar. Gence kazandıracağımız ahlakı, ona ancak kendi hareketlerimizle kazandırabiliriz. Gençler, iyilik ve fenalıklarıyla, eğiticilerin manevi varlıklarının bir çeşit çıkartmasıdır. Biz onlarda kendimizi göreceğimizi unutmayalım.  

Nurettin Topçu’ya göre hareket felsefesi; iradenin kendi dışına çıkmasıdır, daha mükemmele duyulan özlemdir, başka bir ifadeyle iman, isyan ve vicdandır. Bundan dolayı hareketin özünde herhangi bir davranışa indirgenmemiş basit eylemler değil, iman, irade, isyan, vicdan, bilinç ve özlem vardır. Bu niteliklerinden dolayı hareketin hedefi sonsuzluktur, yüzü hep sonsuzluğa çevrilidir. Çünkü hareket, “sonsuzluğun bir çağrısı bir yankısıdır: Oradan gelir, oraya gider.” Ayrıca her hareket evrensel bir oluşa doğru yöneldiği için, isteyerek yapılan her harekette ahlakiliğin damgası vardır.  

O zaman denilebilir ki, “hareket iyiliktir” de. Ancak hareket yalnız fayda aracı değildir. Ona bu açıdan bakılması hareketin ruhunu ve hedefini aşacağından özde, varlık ve düşünceden uzaklaşılmasına sebep olur. Böyle bir davranış bizi “Sonsuz Varlık’a” götürmekten engelleyerek alıkoyar. Yarı yolda bırakır. Daha doğrusu insanın maddeye takılıp kalmasını sağladığından Sonsuz Varlık’la yüzleşmesini engeller.  

Hareket aşkı adalet temeline dayanmalıdır. İçerisinde adaleti temsil etmeyen hiçbir aşk, insanı “Sonsuz Varlık” a ulaştıramaz. Adaletle aşk arasında sıkı bir bağ kuran Topçu, adaletin ancak, iman, irade ve aşk üçgeniyle tanımlanması gerektiğini savunur. Böyle bir tanıma göre onda adalet; herkese hakkını vermektir. Herkesin hakkına saygı göstermektir. Nurettin Topçu’ya göre özgürlük düşüncede değil, harekettedir. Bu durumda gerçekten özgür olmak “bir hareketten sonra yeniden doğmaktır. Bir yolun sonunda yeni bir yola girmektir.” Hem eşyayı hem de kendini kendi eliyle değiştirmektir. Artık

belli bir amacı ve hedefi olan özgür bir hareketle insan, yeni bir değişim ve gelişim yaparak içerden ve dışarıdan gelen engellere karşı kendisinin dışına çıkmış olur. 

Hareket adamı karakter adamıdır. Karakter adamı varlıktan, tabiattan, toplumdan, geçmişten, gelecekten madde ve ötesinden, çocuk, kadın, yaşlılardan hatta ölülerden sorumlu olan bir insandır.  Böyle bir insan aynı zamanda iman sahibi bir insandır. O iyiyi ve kötüyü içinde ayırt ettikten sonra iyiye söz verip ona yönelen insandır. Karakter adamı şahsiyetiyle ihtiras ve menfaatler arasındaki derin, ızdırap verici çatışmayı kazanıp, kişiliğinden örnek verilebilecek bir insandır. Karakter adamı, sorumluluk sahibi bir insandır.  Sorumluluk sahibi insan her zaman mükemmeli arar. Adalet için, aşk için, merhamet için adeta gökleri yeryüzüne indirmek ister.  

Bunun için günübirlik, pragmatik yaşama zevkine değil, sürekli var olma, yaşama, yaşatma ve ihya etme aşkına gönül vermiştir. Devlette, okulda, sanatta, çarşıda, pazarda ve her yerde sorumlu insanlar varsa, sorumlu kurumlar var demektir. Sorumluluğun kaynağı, merhamet duygusudur. Bu yüzdendir ki merhamet, sorumluluk duygusuyla insanlığın imdadına koşan, ilahi bir harekettir. Hareket adamı bir kalp adamı, vazgeçmeyi bilen, fedakâr, ahlak ve ızdırap adamıdır. Izdırap insanın asıl mayasıdır. Izdırap istemektir, istemekse acı çekmektir. Izdırap isyan ahlakına giden kalbin yoludur. Harfsiz, sözsüz, sessiz konuşabilen kalbin dilidir.

Maurice Blondel, akıl ve inancı ayırmanın suni olduğunu, pozitif bilimlerden felsefenin hakikatlerine ve dinin deneyi tamamen aşan alanlarına kadar her şeye, ancak insan hareketlerinin ortaya koyduğu imanla ulaşılabileceğini söyler. Nurettin Topçu da bu düşüncenin metot, kavram ve şemasını kullanarak felsefe yapmıştır. Bütün insanlığı ilgilendiren konulara kendi insanımız, çağın inanç problemlerine, kendi buhranımız olarak yaklaştı. Yıkılmış bir medeniyetin önünde göz yaşı dökmek ve geçmişe hasretle kendini suçlamak yerine, toplumuna, insanına ve bütün bir aleme açılarak bir “iman hareketi hamlesiyle” yepyeni bir dünya kurmayı ideal edindi.  

Büyük düşünce adamı Nurettin Topçu; öğrencilerine kuvvetin adalelerde ve damarda akan kanda değil, kalbin derinliklerinde aranması gerektiğini hatırlatır. Sırasına oturup gözlerini kendine çeviren her gence şu öğütleri verir. “Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı, azimli, gösterişsiz çalışan; ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh çalışmasının ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir.” Nurettin Topçu, Mistisizmi ve tasavvufu harmanlayıp kalp ahlakı ve irade felsefesini ortaya koyar.  

İnsan ruhunu demir pençeleriyle felce uğratan Materyalizm, Pozitivizm, Sosyalizm, Pragmatizm, akımlarına karşı çıkar. Mevlâna Celaleddin-i Rumi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle demiştir: “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler, ebedi olamazlar.  Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ancak, ebedi hayat ağacı yeşerir, gerçek hayat ve gerçek mutluluklar tadılır…”

 Nurettin Topçu, Taşralı adlı eserinde “Ebedi Hayat” başlıklı yazısında ifade ettiği bu sahneyi yaşayıp, hayata gözlerini yummuştur

 “Biliyorsunuz ki ben öldüğüm zaman siz yatağımın etrafında toplanmıştınız. Hepiniz ilk defa bir insan görüyormuş gibi beni seyrediyordunuz. Hakikatte beni ilk defa seviyordunuz. Bense dostlarımın ilk samimi toplantısını etrafımda görerek kendimi mesut hissediyordum. Siz bende gizli niyetler araştırmıyordunuz. Hepiniz ilk defa yalnız kalbinizle yanıma gelmiştiniz.  Allah’ın yarattığı gibi birer insandınız. İlk defa olarak beni yalnız benim için, evet ne servetim ne kuvvetim ne de aranızdaki silik hayalim için, hatta içinizden bazılarınızın benimsediği fikirlerim için de değil, yalnız benim için sevdiğiniz, o sahne, herkesin ömründe ancak bir defa yaşadığı sahneydi. Her insanın ancak ölürken elde edebildiği o anı ben, dünyada yaşarken elde etmeyi çok özlemiştim. 

……Her birinizin yüzü bana bir başka güzellik, bir başka hayat aksettiren ayna gibiydi. Onda insan kalbini görüyordum. Bana ruhtan dünyaları, sevgiden melekleri seyrettiren üç günlük ölüm döşeğimin üç yıl olmasını Allah’tan dileyebilirdim. Lakin o hal, dileğin de çirkin ve samimiyetsiz olduğu en sevimli sükûn ile teslim oluş haliydi. İdeal bir hayata doyamamıştım ama, dünyanızın çile ve ızdırap dolu hayatından usanmıştım. Yorgundum; varlıktan sıyrılan bir sonsuzlukta sanki binlerce yıl

dinlenmeye muhtaçtım. Üç günden sonra bir akşam, etrafımdaki tatlı ışıkları gökyüzündeki yıldızlar sanarak seyrettiğim anda hepinizle birer birer vedalaştıktan sonra, beni götürmeye gelen meleğe gülümsedim. Yüzümdeki bir çocuk gülümseyişini kendim fark ediyordum.

Alnımda elli yıldan fazla taşıdığım kırışıklıkların yerinde, yeni hayata başlayan sabinin alnındaki masumluk duruyordu. Gözlerimi en sevdiğim eller kapattı. Ben bir kuş gibi bedenimden ayrıldım. Önce başımın üstüne konarak bir müddet hasretle, o ayrıldığım vücudu seyrettim. Sonra yanıma gelen elçiye teslim olup gittim. ……Siz, yanınızda bıraktığım o zavallı vücuda, hayattayken hiç yapılmayan şeyleri yaptınız. Omuzlarınızda taşıdınız. Kiminiz onun üstünde eğilip ağladınız, kiminiz gözlerinizi yakarak dağladınız. Siz beni görmediğiniz halde, ben sizi görüyordum…  

……Siz benim nereye gittiğimi bilmediğiniz için ağlıyordunuz. Bense dünyada bu ölüm için yaşamıştım. Muradıma erdim. Aranızdayken ben de hepiniz gibi ölümden korkuyordum. Çünkü sizi seviyordum ve ölümle hepinizden ayrılacağımı düşünüyordum. Siz ölüm elçisinin bana uzandığı anda yüzümde beliren tebessümü fark etmediniz. Ben de size, halimi anlatacak bir söz söyleyemedim…”   Ruhu şad olsun, rahmetle ve minnetle anıyoruz

 Kaynakça: Nurettin Topçu, Ahlak, Dergâh Yayınları, İstanbul 2019. / Nurettin Topçu, İsyan Ahlakı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2019. / Nurettin Topçu, Taşralı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2017. / Hüseyin Aydoğdu, Ahlak Filozofu ve Hareket Adamı olarak Nurettin Topçu, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2019. / Muhammet Irgat, Farabi e-dergi, Yıl 1, Sayı 1, Aralık 2011. / Mahmut Bıyıklı, Ahlak Abidesi Nurettin Topçu, Önder İ. H. Derneği, 2020.
 

         
 


2.04.2025 08:51:00

ŞABAN KUMCU

DUA NASIL İBADET OLUR

DUA NASIL İBADET OLUR