ŞABAN KUMCU

Tarih: 28.02.2026 21:42

NEY MANZUMESİ

Facebook Twitter Linked-in

                                        Bu ne aşkın, bu ne derdin, bu ne mestin sesidir,

                                        Bu ne tizin, bu ne evcin bu ne pestin sesidir,

                                    Bu ezelden geliyor, bezm-i elestin sesidir,

                                   Bak neler söyletiyor Hz. Mevlana’ye!

                                   ……………

                                               Alevin gözyaşıdır bu, susuyor şimdi sesi,

                                   Ağlıyor aşk ile alem, budur aşkın hevesi,

                                   Sanırım can veriyor ney, sönüyor son nefesi,

                                    Bak neler söyletiyor Hz. Mevlana’ye!

                                               Yaman Dede

            Yahya Kemal’e göre şiirde iki önemli unsur vardır: Ses ve nefes…Şiir güfteden önce bestedir. 

                                   Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu,

                                   Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

            Yahya Kemal bir “ses” şairidir. “Halk kendi ikliminin lisanını söyler” sözü onundur. “Yahya Kemal, şiir söz konusu olduğu zaman ”yazmak” değil “söylemek” fiilini kullanır.”Beşir Ayvazoğlu, “Eve Dönen Adam”

            Mevlâna aşığı, Mevlevi bir şair olan Yaman Dede,“Ney Manzumesi” şiirinde “kendi ikliminin lisanını söyler.”Seslerin tekrarı, kelimelerin musikisi, bir yanardağın lavına benzeyensözleri ve ruhundan yükselen çığlıklar…Yaman Dede, halkın arasındaki ismiyle Yanar Dede,bu ustalıklı şiir dilininasıl bulmuştur?Bu sorumuzun cevabını onun bir Hak vergisi olan üslup güzelliğinde, aşkında, imanında ve teslimiyetinde arayacağız. Sufi şairlerin ve ediplerin,ezelden gelen bezm-i elestin sesine benzettikleri ve tarif etmekte güçlük çektikleri “ney sesinin”tasavvuf dilindeki en zarif tanımlarınıonun şiirlerinde buluyoruz.Ney Manzumesi’nde, Yaman Dede’nin mısraları, bir alev topu gibi içimize düşmektedir.

Ney Manzumesi’ni okurken,  Neyzen (Dede) Süleyman Erguner’in tam altı dakika süren meşhur rast taksimini de beraberinde dinlemenizi tavsiye ederim. Bu derinden gelen ney sesiyle, şiirin sizi götürdüğü manevi iklimi yaşıyor, duyuyor ve hissediyorsunuz. Mansur neyin tok sesi, insanımest eden yakıcı bir iniltiyle başlıyor.Lahuti sesin,dakikalar içinde tize yükselişi ve rast makamının bütün nağmelerinde gezindikten sonra peste inişi…Pestte,ağlayan, inleyen ney sesinin Mevlevi adabına göre, “sönen son  nefesi” ve can verişi… Şairin,“alevin göz yaşıdır susuyor şimdi”, dediği ilahi bir nefes…

Yaman Dede,  “ …..rüya aleminde gördüğü bir manzarayı anlatırken musiki eşliğinde raks eden nur ve renkler aleminden bahseder.

                                   Raks eden bir nur ve renk alemi!

            Tatlı bir musikinin, uzaklardan gelen, hafif dalgaları ruhumu okşuyor ve biraz da dağlıyor. Derinden dalga dalga ihtizazlı (titreşimli) sesler geliyor. Yüzlerce binlerce okuyucu ahengi!... Fakat okuyucular nerede? Seslerin nereden geldiği belli değil. Belki de dünya sezişiyle bana öyle geliyor.  Her taraftan gelen, coşan ve taşan musiki dalgaları… 

            Yaman Dede, bu sahneyi lahuti bir beste olarak nitelendirir. Seslerin kesilmesiyle başlayan süreç Dede’nin Mevlana’yı görmesiyle başka bir boyut kazanır. Nağmelerin ateşe dönüştüğü bir “ney”sesi duyulur. Neyi üfleyen Mevlana’dır.  Bundan sonrasını Dede’den dinleyelim: “Başını yana eğmiş, gözleri kapalı neyini üflüyordu. Aman Allah’ım! O ne dilsiz lahin-i ilahi! Neyin derinliklerinde inleyen nağmelerin ateşten daha acı olduğunu orada anladım. Tizlere doğru yükseldi. Bir şeyler soruyor. Peste iniyor, maceranın unutulmuş bir sahifesini fısıldıyor, yine tize doğru çıkıyor. Nihayet yavaş yavaş indi, indi, hafif cevelanlar yaptı, teslimiyet ve feragat ifade eden nağmelerle söndü.

Şairin kalbi bir enstrümana benzer, ince telleri titredikçe oluşan ahenk, ortaya çıkan esere sonsuzluk müjdesi fısıldar. O müjdenin ilahi sesi, o sessizliğin sesi sanatkarın ruhuna aksettiği zaman aşk sarhoşluğu içinde kaybolur, kendinden geçer. Hakiki sanatkâr o sesin yıldırımlarıyla ve o fısıltının tatlı nağmeleriyle başka sesleri işitmez hale gelen kimsedir. İnsan gönlü birdir. Evrenseldir. Gönlün sesi ister doğudan ister batıdan gelsin değişmez. Araya asırlar bile girse o ses olduğu gibi kalır. Ona göre söz sanatına en yakın olan sanat ses sanatıdır. İnsanlık, gönül sesini bazen sözlere, bazen de nağmelere döker. Sözde de seste de gönlün vuruşlarını duyarız.

Yak sinemi ateşlere efganıma bakma,

   Ruhumda yanan ateşe niranima bakma,

    Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma,

    Ağlatma da yak hal-i perişanıma bakma                

Türk musikisinin büyük bestekarı Dede Efendi’nin bestelerinden örnekler verir. Dede Efendi’nin nağmelerini fezaya perde perde yayılan ebedi alemlerin eriyip aktığı, buhar olup uçtuğu bir duyuş hissediş olarak niteler. Dede’ye göre bu duyuş ebediyetin ötesinde, yeni bir sonsuzluğun başlangıcıdır. Dede Efendi’nin musikisi bize, namütenahi alemlerin sesini verir. Bu ses gönlün sesidir ve bütün sanatkarların ortak mekanıdır. 

………

                                   Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın,

                                   Ateşle yaşar yaşla değil yaresi aşkın,

                                   Yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın,

                                   Ağlatma da yak hal-i perişanıma bakma.

Mozart’ınince nağmeleride gönül sesinin ruhlara dökülen hıçkırıklarıdır. Beethoven’in sesi,kasırgaların, yıldırımların sesine benzetir.Zira gönül sesi Mozart’ta bir hıçkırık Beethoven’da gök gürlemesidir. Yaman Dede Beethoven’ın“Mehtap Sonatası”nı dinlerken, o gök gürültüsünde kaybolup gider ve dilinden şu cümleler dökülür. “Giriş kısmını dinlerken bütün kâinatın volkanları, yıldızları, kehkeşanlarıyla bir renk, bin bir rayihayla uçtuğunu duyarsınız. Sonra bir yere gelir ki sanatkarın sıklaşan nefesini, göğsünün inip kalkışını, kalbinin yaralı bir kuş gibi çırpındığını hissedersiniz. Sonat bitmiştir. Kâinat inleyen nağmelere bitap düşmüştür.”(Özdamar)

Paul Verlaine, Fransızca’nın bütün inceliklerini sergilediği, seslerin büyüsüyle akıp giden,

zarif şiirinde, her daldan bir seskalkıyor diyerek, kuşların dallardan kalkmasıyla “ses” arasında bir ilişki kurar.

La luneblanche

Luit dans le bois

 De chaquebranche

 Partunevoix

 Sous le ramée

 O bien-aimée!

 Paul Verlaine

Beyaz ay

 Ağaçlarda parıldıyor

 Her daldan

Bir ses kalkıyor

Dalların altında…

Ey sevgili!

            Jean Louis Curtis;MallarmeEdgar AllenPoe’dekiseslerin bilimine, müziğe ve Baudelaire gibi tekrarla sağlanan söz büyüsüne hayrandı. …Poe, kendini yalnızca güzelliğe, yalnız biçimsel güzelliğe değil, görünür nesnelerin ancak birer işareti veya simgesi olan ideal güzelliğe adamak için, günlük hayatın gailelerine sırt çevirmişti.

Ahmet Hamdi Tanpınar bir gün Yahya Kemal’e“Moreas’a ne zaman kendisini Fransız şairi hissettiğini sordunuz mu” diye bir soru sormuştum?  “Evet sordum, dedi ve bana şu cevabı verdi: “Fransızcayı duyduğumu anladığım zaman…” Tanpınar konuyu şairin sanat anlayışını ve estetiğini özetleyen rubaisine getirir. Bir rubaisinde kendi sanatını “ses” kelimesiyle özetlemiyor mu der ve şu dört mısrayı kitabına alır.

                                   Yarab ne müsavatı ne hürriyeti ver,

                                   Hatta ne o yoldan gelecek şöhreti ver.

                                   Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim,

                                   Yarab bana ses yaratan kudreti ver.

Tanpınar;“İnsan biraz da sestir. Sesimiz nabzımızla değişir. Hislerimiz, heyecanımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir, çığlık şiirin yapısıdır. Bütün mesele dili bir sesin kendisi yapmaktır”der. Beş Şehir” kitabında sıra İstanbul’a gelince, bir hatırasını sanki bir rüyadan uyanıyormuş gibi, hafızasında kaybolmayan ”seslerle” beraber anlatır…

            …..Çocukluğumda bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. Sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı:-“Çırçır, Karakulak, Şifa Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş…”Adeta bir kurşun peltesi gibi ağırlaşan dilinin altında ve gergin, kuru dudaklarının arasında bu kelimeler ezildikçe, fersiz gözleri canlanır, bütün yüzüne bizim duymadığımız bir şeyler dinliyormuş gibi bir dikkat gelir, yanaklarının çukuru sanki bu dikkatle dolardı. Bir gün damadı babama: 

            -‘Bu onun ilacı, tılsımı gibi bir şey…Onları sayıklayınca iyileşiyor’ demişti. Kaç defa komşuluk ziyaretlerimde, döşeğinin yanı başında, onun sırf bu büyülü adları saymak için, bir mahzenin taş kapağını kaldırır gibi güçlükle en dalgın uykulardan sıyrıldığını görmüştüm.  Sıcaktan ve sam yelinden korunmak için pencereleri koyu yeşil dallarla iyiden iyiye örtülmüş odanın, berrak su ile doldurulmuş havuz gibi loşluğuna bu isimler teker teker düştükçe; ben kendimi bir büyüde kaybolmuş sanırdım. Bu mücevher pırıltılı adlar benim çocukluk muhayyilemde bin çeşit hayal uyandırırdı. 

            Dört yanımı su sesleriyle, gümüş tas ve billur kadeh şıkırtılarıyla, güvercin uçuşlarıyla dolu sanırdım.  ….Bu kadın sonra ne oldu bilmiyorum. Fakat içimde bir taraf, ölümünden sonra bir pınar perisi olduğuna hala inanıyor. Her su başını bir hasret masalı yapan bu meraka senelerden sonra ancak bir mana verebildim. İstanbul bu kadın için serin, berrak, şifalı suların şehriydi. Tıpkı babam için İstanbul, hiçbir yerde eşi bulunmayan büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehri olduğu gibi. Bu Müslüman adam, kadere yalnız İstanbul’dan uzakta ölmek endişesiyle isyan ederdi.

            Cemil Meriç;büyük bir tarihin mirasçısı olan Türkler, elbette şiiri musikiyle kaynaştıracaklardı. Türk şiirini anlamak için Türk’ün ruhundaki o deruni musikiyi unutmamak lazım. İslam-Türk, musiki içinde doğar, musiki içinde ölür.Ezan musikidir, tecvit musikidir, mevlit musikidir, naat musikidir, aruz musikidir.Osmanlı’nın düşüncesi musikiyle kanatlı, musikiyle kaynaşmış bir düşüncedir. İlahi bir düşüncedir. İlhamını ezelden, mutlaktan alır. Bir kelimeyle Osmanlı şiiri demek, en yüksek ahenk irtifasına yükselen söz demektir. Manayla kaynaşan bir ses…

“Sufilere göre gözler; madde alemine açılan pencerelerdir. Oysa kalp gözü mana aleminin sonsuzluklarına bakar. Yaman Dede bu hakikati ispat etmek için, kör bir kız ve kardeşiyle Beethoven arasında geçen dramatik bir olayı hikâye eder.

            Bir kış gecesi… Bir arkadaşı Beethoven’a uğrar. Amacı onu alıp gezmeye götürmektir. Dahi bestekarın kıyafeti, gündüz sokağa çıkmaya müsait değildir. İki arkadaş evden çıkarlar. Dar bir sokaktan geçerken Beethoven birden durur. Fakir bir ailenin yaşadığı, harap bir evden piyano sesi gelmektedir. Büyük bestekar evden gelen nağmelerin etkisi altında dinlemeye başlar. Bu harabede iki kardeş oturmaktadır.Biri kız, biri erkek. Erkek kundura tamircisidir. Bir aralık piyano susar ve iki kardeş konuşmaya başlarlar;

            “Bu konsere gitmeyecek miyiz?

            İmkânsız şeylerden bahsetme, para nerede?”

            Beethoven, ne yaptığını bilmez bir halde kapıyı açar, iki arkadaş içeri girerler.. Ev sahipleri, habersiz gelen bu meçhul misafirler, biraz şaşkınlık, biraz da hayretle karşılarlar. Beethoven mahcup bir tavırla; “Ben biraz piyano çalarım da…” Diyebilir. Sonra daha yavaş bir sesle ilave eder. Konuştuklarınızı işittik…Kardeşler, nota bilmediklerini söylerler.. 

Beethoven;” O halde Matmazel nasıl çalıyor?”

Kızcağız, yüzünü dahi bestekara çevirir. Ne hazin! Görmek nimetinden mahrum.

Gözleri görmüyor. Doğuştan musikişinas olan kör kızcağız, komşuda çalınan piyanoyu dinleyerek sanatkâr olmuştur. Beethoven piyanonun başına geçer.. Parmaklarının altında piyano inler, muhit inler, kâinat inler…

            “Bizi hayrette bırakan yabancı siz kimsiniz? 

            Beethoven, hiçbir şey anlamamış gibi delikanlının yüzüne dalgın dalgın bakar. Cevabı inleyen tuşlar verir… Kendi bestelerinden birini çalar.

            “Demek siz Beethoven’sunuz!

            Yanan mum bitmek üzeredir, Beethoven perdeyi açar, eşine az rastlanan güzellikte parlak. bir ay ışığı doğmaktadır. 

            Mehtap Sonatası…

            Beethoven yerinden kalkar, yalvarışlar arasında evden ayrılır, nağmeleri kâğıda geçirmek için evine döner. Büyük sanatkarı kör kızın halinden duyduğu teessür mü kamçılamıştı bilinmez…Ezelden gelip, ebede giden seslere yeni bir ses katılır... Genç kızın hazin haline üzülen büyük bestekar, otuz iki yaşında hiç işitmez bir hale geleceğini hiç tahmin etmiş miydi…?” (Özdamar)

            Yaman Dede’nin Beethoven’ın hatırasını nakletmesi, tesadüf değildir. Bu tercihinde, Mevlâna aşığı bir Mevlevi olarak her iki dehanın musikiye bakışlarındaki benzerliklerin belirleyici rolü olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Hz. Mevlana’nın tarifine göre; Musiki ancak Allah aşıkları için ruhun gıdasıdır. Zira musikide gerçek sevgiliye kavuşma ümidi mevcuttur. (Tahir-ül Mevlevi)

            Beethoven’ın tabiriyle “müzik;“İnsanı Allah’a en çok yaklaştıran bir unsurdur. Tüm bilgilerin, bütün felsefelerin üzerindedir. (Özcan N. 2012.)

            Yaman Dede’den mektuplar…

”Gül kokulu kızım, bilmek değil olmak gerek.

Anna Maria Schimmel…Doktorasını şarkiyatta yapıyor. Sonunda aşk sultanını tanıyor. Divan-ı Kebir okumaya başlıyor. Bir gün Remzi Dede’min huzurundayken farkında değilim, ağlıyormuşum. Bir baktım yanımda oturmuş hüzünle bana bakıyor. Kulağıma eğildi. “Seni anlıyorum”, dedi. “Divan’ın ilk sayfalarını okuduğumda ben de ağlamıştım. Sanki yıldırım çarpmıştı.”

            …… Remzi Dede’m çok severdi kendisini. Harward’a gideceği zaman veda için gelmişti. “Garp gurbetine mi çıkıyorsunuz” dedi. Gülümsedi. Canım kızım, insan sevmediğini anlayabilir mi? Azizim ayrılırken, “Siz muhabbetle öğreniyorsunuz. Cenab-ı Hak, kendi ilminden size lütfediyor” buyurmuştu.

            ……. Sen öğrendiklerini yaşarsan, Büyük Allah’ım sana bilmediklerini öğretir. Zaten bilgi ne içindir? İnsanlık için bir hayır saklamıyorsa o bilgiden bize ne? Ne işe yarar? Hazreti Canan buyurmuyor mu, “Faydasız ilimden sana sığınırım” diye. Mektubun geldiğinde Hayyam’ın rubaiyyatı ile meşguldüm. Oradan sana bir hediye gönderiyorum.

                                    Bu uçsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,

                                   Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi,

                                   Biri iyinin kötünün aslını bilir,

                                   Öteki ne dünyayı bilir ne kendisini.

            …… Annem bazen benim çok sevdiğim Girit peksimeti veya lovuk yaparken, oya işlerken, evi temizlerken nadiren de olsa ara verir, kahve pişirip, tütün sarar, dertli dertli nefeslenir, Eğin manileri okurdu. Hafızasına hayran kalırdım. Eğinli kadınlardan dinlermiş. “Şu dağlar ulu dağlar/ Gölgesi koyu dağlar/ Ben derdimi söylesem/ Gökteki bulut ağlar. “….Çıkıp yüce dağlara karlar düşürem/ Bağrım ateş olmuş kahve pişirem/ Merhamete gel de sıla eyle…/ Ben de eller gibi kakül düşürem. Bal rengi gözleri buğulanır, sesi titrer, nefesini boşaltırken, ah çekerek Oniro itane, ta lismonisame” derdi. Bir rüya idi, unuttuk gitti. Unutamadığı belliydi…

 

            Evladım devredip devredip geliyoruz bu cihana…On binlerce, yüz binlerce belki milyonlarca senelik bir yoldan geliyoruz.  Bir kemal için, bir cemale doğru gidiyoruz. ….Sofada annemin sesi çınlıyor.

                                   Gökte isen merdivenler kurayım,

                                   Yerde isen arayıp da bulayım,

                                   Ela gözlerini sevdiğim ağam,

                                   Bir canım var sana kurban olayım.

Kıymetli evladım, bu sabah sanaDivan’dan bir sayfa açtım.…

Sen gönlümün çevresinde dönüp duruyorsun,

            Ben de senin kapının önünde dönüp dolaşıyorum. 

Elinde bir pergel gibiyim. Çevrende dönüp duruyorum. 

Başım dönüyor. Sudayım, topraktayım, ateşler içindeyim. 

Rüzgarlarla üzülüyorum. Dört unsurun çevremde. 

Fakat ben bu dördünden de değilim. Ben sendenim…

Diamandi,Sadık Yalsızuçanlar        

“Yaman Dede,1888’de Kayseri’nin Talas İlçesi’nde doğdu. Rum iplik tüccarı Ortodoks bir bilgin olan Yuvan Efendi ile Afurani Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi.İslamiyet’i kabul etmeden  önceki ismi Diyamandi’dir. Ancak daha sonra Mehmet Kadir Keçeoğlu adını alır.Yanan Dede, Yanar Dede, Yaman Dede, Yamandi Molla ve Molla Bey olarak da anılır. İlk tahsilini Rum Ortodoks mektebinde alır. Medreseye girme isteğiyle 1900’de Kastamonu İdadisi ’ne devam eder. Zorunlu olmadığı halde özel bir merakla din derslerine katılır. İskilipli Osman Efendi’nin Mesnevi’nin on sekiz beytini okuma ödevi, gönül dünyasındaki değişimin kapısını aralar. Bu olay Arapça ve Farsça ’ya olan ilgisini artırır. 

Kastamonu İdadisi’ni birincilikle bitirir. Doktor olması tavsiyesinde bulunulmasına rağmen, “doktorun etkisi muhatabıyla sınırlıdır, hâkimin kararıysa topluma yansır”, (Subaşı 2003:24)  gerekçesiyle 1909’da İstanbul Darülfünuna Hukuk Mektebine girer. Avukatlık yaptığı dönem Galata Mevlevihanesi’nde Ahmet Celaleddin Dede ve Ahmet Remzi (Akyürek) Dede’nin Mesnevi derslerine katılır. Mesneviyi Ankaravi şerhiyle birlikte sonuna kadar okur. Gayretinden dolayı Ahmet Remzi Dede ona Yaman Dede adını verir. (Şahin 2013:311-312.) 

 

Şair İslamiyet’i benimsese de ailevi sebepler yüzünden açığa vuramaz. Bu gizlilik 1942’de Ahmet Hilmi Efendi’nin vesilesiyle İslamiyet’i kabul edip Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu adını aldığını bildirmesiyle nihayete erer. Avukatlığı bırakıp, öğretmenliğe başlar. Saint Benoit, Notre Dame gibi okullarda verdiği derslerin yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde uzun süre Arapça, Farsça, Türkçe dersleri verir.3 Mayıs 1962’de vefat eder ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir. (Şahin 2013, 311-312.)

 

Şair, 20. Yüzyıl Türk şiirinde divan edebiyatı geleneğini devam ettirir.Aruzu başarıyla kullanır. Manzumelerinin hemen hepsinde Mevlâna ve Mesnevi’nin izleri görülür. Mevlevi çevrelerin yanı sıra Yahya Kemal, İbnülemin Mahmud Kemal ve Orhan Seyfi Orhon gibi isimler tarafından takdir edilir. Ona göre hayatın kendisi başlı başına bir şiir, şair de görünmeyen dudakların üflediği bir neydir. Şairliğinin yanında mutasavvıf kimliği de olan Yaman Dede,kâinata ilahi aşk nazarıyla bakar. Her şeyi o aşkın bir tecellisi olarak yorumlar. İnsanın ancak aşkla yanarak olgunlaşabileceğini, bu yarıştan duyulan ızdırabı zevke dönüştürmesiyle insan-ı kâmil olabileceğini vurgular.”

 

Yüz sürdü hak-i payine çok Müslüman dede,

Molla-yı Rum görmedi senden Yaman Dede.

                                                                       Yahya Kemal Beyatlı

Kaynakça: Yaman Dede’nin Türk Musikisindeki Yeri, Mustafa Demirci. / (Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Yaman Dede, Mehmet Kadir Keçeoğlu.  / Özdamar M,. Yaman Dede, Marifet Yayınları, İstanbul, 1994. / Sadık Yalsızuçanlar, Diyamandi, Profilo Kitap, İstanbul, 2022.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —