Değerli okurlarım,
İnsana tahsis edilen ömür, sınırlı bir zaman dilimi içinde verilmiş bir imkân ve aynı zamanda ağır bir emanettir. Bu emanet; yetki, görev ve fırsatlarla birlikte gelir. Dolayısıyla sorumluluk, yalnızca niyet beyanıyla değil, zamanında ve gereği gibi yerine getirilen icraatla anlam kazanır.
“Bunu da ben yaparım” söylemi, ilk bakışta bir kararlılık ifadesi gibi görünse de ahlâkî ve kamusal sorumluluk bakımından ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılar. Çünkü sorumluluğun değeri, ertelenemez oluşundan doğar. Eğer her ihmal sonrası yeni bir imkân garanti edilseydi, görev bilincinin ciddiyeti zedelenirdi. Hayat, tekrar imkânı olmayan bir sınavdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, özellikle Mü’minûn Suresi 99–100. ayetlerde, ölüm anı geldiğinde insanın “Rabbim, beni geri gönder; belki salih amel işlerim” talebinde bulunacağı; fakat bunun artık sonuç doğurmayacak bir söz olduğu bildirilir. Burada ortaya konan ilke açıktır: Fırsat, hayattayken anlamlıdır; hesap anında değil.
Bu ilke dünyevî görevler için de geçerlidir. Zira genel bir kural vardır: Yaptıklarınız, yapacaklarınızın en güçlü göstergesidir. Alanın değişmesi, makamın farklılaşması ya da unvanın yenilenmesi; geçmiş performansın ahlâkî bilançosunu ortadan kaldırmaz. Eğer verilen süre içinde ciddi bir iz bırakılmamışsa, “alan farklı olunca değişecektir” iddiası, somut veriden yoksun bir temenniden öteye geçmez.
Tam da bu noktada insanın kendisine yöneltmesi gereken sorular vardır. Acaba hangi gönüllere dokunabildiniz? Hangi çabanız, geleceğe taşınacak bir değere dönüştü? Size teslim edilen hangi sorumluluğu, vaktinde ve özenle taşıyabildiniz? Bu sorular, bir hesap sorma sertliğiyle değil; vicdanı harekete geçiren bir hatırlatma olarak karşımıza çıkar.
Eğer bu sorulara verilecek cevaplar yoksa, “Bu sefer yaparım” söylemi güven inşa etmek yerine güven aşındırır. Dahası, geçmişteki ihmallerle yüzleşmeden dile getirilen bu ifade; sorumlu olunan kişi ve toplulukları ciddiye almamak anlamına gelebilir. Kendi konumunu koruma saikiyle yeniden fırsat talep etmek, emanet bilincini zayıflatır ve muhatapların güvenini araçsallaştırma riskini doğurur.
Kulluk perspektifinde de tablo değişmez. İbadet, adalet, doğruluk ve emanet bilinci; ertelenebilir tercihler değildir. İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu, zamanın sınırlılığı ile anlam kazanır. Son anda dile getirilen pişmanlık, bireysel olarak bir farkındalık değeri taşısa da imtihanın tamamlanmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Sonuç olarak, sorumluluk niyetle değil, icraatla ölçülür. Güven vaatle değil, zamanında yerine getirilen görevle tesis edilir. Ve hayat, tekrar edileceği varsayımıyla değil, son fırsat bilinciyle yaşandığında anlam kazanır. Mesele “Bu sefer yaparım” demek değil; geçmişte ne yaptığını ortaya koyabilmek ve bugün gereğini yerine getirebilmektir.
Ne dersiniz?