ŞABAN KUMCU

Tarih: 01.02.2026 14:38

EV ŞEHİR VE İNSAN

Facebook Twitter Linked-in

Platon, “İnsanın en büyük hikmeti, şehir kurma hikmetidir”, der.  Şehir, “Ahlakın, sanatın, felsefenin ve tefekkürün geliştiği, insanın en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortamdır.” Şehir, insan hayatını düzenlemek için meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürün, insan hayatını çevreleyen yapı ve cennet tasavvurunun bir yansımasıdır. İnsanın dünyadaki vazifesi dünyayı güzelleştirmektir.

Bir şehir aynı zamanda gelecek nesillere de ait olacaktır. Gelecek nesillerin sahipleneceği ortak amaçlara, inançlara, dine, ahlaka, davranış tarzlarına hizmet etmesi gerekir. Bir şehrin inşası, bir neslin inşasıdır. Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.  

Yüksek mimar, düşünür, yazar Sinan GenimAynı Mantıkla İnşa Yine Yıkım Getirir” başlıklı yazısında Bilge Mimar, Düşünce Adamı ve Şehir Planlamacısı Rahmetli Turgut Cansever’in, öğrencilik yıllarında yaşadığı, şehircilikle ilgili bir hatırasını nakleder. “1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde şehircilik dersine başlarken;

Ord. Prof. Dr. Gustav Oelsner öğrencilerine bir soru soru yöneltir:

-Bana söyler misiniz, Türk halkı ne yapmalıdır?

Sınıftan hiç ses gelmez.

-Dua etmelidir, der.

Bu defa yeni bir soru daha sorar;

-Peki, Türk halkı ne için dua etmelidir?

Yine ses çıkmaz.

Dr. Oelsner dikkatle sınıftaki öğrencileri gözden geçirir ve hayatları boyunca unutmamaları

gereken şu sözleri söyler:

-Türk insanı, belediyelerin kasalarındaki imar planlarını yürürlüğe sokacak yöneticiler  

çıkmasın diye dua etmelidir! 

-Eğer bu imar planları tatbik edilirse, bu ülke birkaç asır belini doğrultamayacaktır!..

Bir savaş sonrası Amerikan Deniz Kuvvetleri’nden bir subay, eski bir zarfın üzerine kurşun

kalemle şu cümleyi yazıp yollar;  

Düşmanın ne olduğunu anladık. Düşman kendimiziz… Başka suçlu aramaya gerek yok,  

hepimiz suçluyuz…”

Tam da bu sırada, “Altı, Yedi Şubat 2023” te on vilayetimizde yaşadığımız, büyük depremin henüz yaralarını sarmakla meşgulken, Bilge Mimar, Turgut Cansever’in yaptığı tespitleri, eleştirileri ve çözüm tekliflerini yeniden okumalı, üzerinde samimiyetle ve ciddiyetle düşünmeliyiz …

Turgut Cansever’e göre;Türkiye’nin şehir planlaması “yol açmak ve bina yapmaktan ibarettir. Türkiye’de kentleşme 1950’li yıllardan itibaren hız kazanmıştır. Kentlerin hızla büyümesi ve büyük boyutlara ulaşması, yeryüzünün insan tarafından kullanımında teknik olarak üstünlüğünü gösterir, ancak şehirlerin gelişim göstermeleri ve büyümeleri çoğunlukla insanlığın fakir bir mahalli çevrede yaşaması sonucunu ortaya çıkarmıştır.

Tabiat ve inşa edilmiş mimari çevremiz insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman bugünkü seviyede kirlenme problemiyle karşılaşmamıştır… Mimari; insanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, eğlenme, dinlenme, çalışma gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak için mekanlar düzenleme sanatı, yapı sanatıdır. Ne yaparsak yapalım kendisinden kaçamadığımız bir sanattır. Şehri oluşturan yapılar fiziki aleme ait kanunların icaplarına göre oluşur.  Bu icaplara göre düzenlenmemiş herhangi bir yapının var olma şansı yoktur. Varlığın bütün alanlarını kapsayan ve hayatın getirdiği problemlerle sürekli girift ilişkiler içinde olan mimari; maddi, biyo-sosyal, psikolojik ve ruhi-akli varlık düzeylerinde geliştirilir.

Her plan gelecekte erişilmek istenen oluşumun bir ifadesidir. Her gelecek tasavvuru tarihi süreçten ve mevcut durumdan hareket edilerek oluşur. Türkiye’de başlanan şehir planlama faaliyetlerinde “evvelki şehirler mamur değilmiş gibi” şehir planlarına “imar planı” denmesi doğru değildir. Cumhuriyetten itibaren modern hayat için Fatih, Saraçhane, Şehzadebaşı ve Beyazıt gibi İstanbul yarımadasının en mutena semtlerinde, insanlık tarihinin vücuda getirdiği en güzel mimari çevreyi terk edip, Şişli, Osmanbey ve Nişantaşı’nda apartman katına taşınmak suretiyle, Türkiye’ye apartman yapma mecburiyetini getirenler; Batılılaşma etkisinde kalarak, mimarlık mirasımızda tahribata sebep olmuşlardır.

Ülkemizde genellikle dönüşüm gerekçesi olarak plansız yapılaşma ve gecekondular gösterilir. Halbuki gecekondu alanlarının insan odaklı olmaları ve insan-mekân ilişkisini daha iyi yansıtmaları sebebiyle, Nişantaşı’ndaki apartmanlardan daha sevimlidir. Şehirdeki gecekondulaşmadan rahatsız olarak bu süreci durdurmak isteyen jakobenler, imar planlarıyla şehir dokularını yok edip çirkin apartmanları şehirlerin başına bela etmişlerdir. Bu şekilde devam edilmesi halinde, gelecekteki problemlerin yanında bugün yaşananlar, adeta bir hiç mertebesinde kalacaktır.  

Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirlerin kurulması ve gelişmesi devletimizin kendi imkanlarıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak nüfusun artması ve şehirlerin büyümesiyle, kronikleşen şehirleşme problemleri, piyasanın, özel şirketlerin eline geçmiştir. Bu süre içinde, şehir planlamasında etkili olan aydınlar ve teknokratlar; yaşadıkları şehirlerin özelliklerini ve değerini bilmeden, batının geçmiş şehircilik pratiğini mutlak kurallar olarak kabul etmişlerdir.  

Bunun sonucunda batılı çözümlerin 19. ve 20. Yüzyıl’da yaşadığı yanılgılar, şehirlerimizde en tahripkâr şekilde uygulamaya konulmuştur. On asırlık kültür ve medeniyet birikimimizin bir ürünü olan şehirlerimiz ve sivil mimari eserlerimiz, son yüzyılda imar planlama zihniyetine dayalı, yol ve meydan açma projeleriyle zayi edilmiş, yıkılanların yerine inşa edilen apartmanlarla şehirler kimliksizleştirilmiştir.  

Amerika’da mimar olacak kişi, mastır diplomasını aldıktan sonra, mezun olduğu eyalette olmak şartıyla yedi yıl bir büroda çalışmak zorundadır. Bu süre içinde aynı eyalette yeterlilik sınavına girer. İmtihanı kazanırsa, kendi başına proje çizmeye hak kazanır. Japonya’daki sistem, Osmanlı düzenindeki yapıya benzerlik gösterir.  

Japonya’da genç insan, üniversitede fizik, kimya, geometri, matematik, sanat tarihi, sanat felsefesi gibi derslerin hepsini okuyup sertifikalarını almış olarak “Mimarlık Araştırma Enstitüsü” dedikleri yere müracaat eder. Burası genellikle seçkin bir mimarın atölyesidir. Zaten tüm mimarlık proje atölyelerinin adı, “Mimarlık Araştırma Enstitüsü” dür. Bunlar içinde talebe yetiştirecek olanlar ayrıca uzmanlaşmıştır. Genç mimar, orada hocanın yanında iş üzerinde çalışmaya başlar. Üç veya beş sene

sonra belli bir noktaya geldiğinde hoca; “artık kendi başına iş yapabilirsin” dediğinde, dışarıda tek başına iş yapma imkanına sahip olur.

Bizdeki bürokratik yapı içerisinde, böyle bir merkezi organın çözüm üretmesi ihtimali azdır. Burada iyi bir işleyiş sağlayabilmek için; her bakımdan yetişkin, bilgili, erdemli, 15-20 uzman olması gerekir.  İşler, toplumum içinden gelen ve bilgiyi temsil eden yardımcılardan müteşekkil kadrolarca yürütülmelidir.  

O zaman, devlete sığınmış çok büyük bir güç yerine, yaptıkları iyi işleri ispat ederek yeni görevler alabilecek kuruluşlar eliyle planlama yapılmış olur. Tam da bu noktada merkezi hükümete bağlı olarak planlama hizmetleri yapacak kadrolar ve bunun altında bölge ölçeğinde bu hizmetleri yürütecek bağımsız, bilim ve teknik kuruluşlarının tanımlanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kuruluşlarla; bilfiil bölgede iş yürütecekler arasında, bir bilgi-otorite ilişkisinin tesis edilmesi gerekmektedir.

Diğer bir tahribat, insanlarda “rant” beklentisiyle oluşan ahlaki çözülmedir. İnsanların arsaları üzerinde daha fazla yapı inşa etme yarışına sokulmuş ve böylelikle komşularıyla daha iyi ilişkiler kurma, daha güzel ve ahenkli bir toplum yapısının gerekli kıldığı sosyal fiziki mesafeler düzenini oluşturma sorumluluğu ve bilincinden uzak kalmışlardır. Bunun sonucu olarak da kentlilerin zihninde “etrafını güzelleştirme fikri” yerine hak edilmemiş menfaat sağlama hırsını harekete geçiren “fırsatçılık” tohumları” ekilmiştir. Geçmişten miras alınan yüksek kültür değerlerine rağmen şehirlerimizin geleceği, imar planlarının meydana getirdiği gayri ahlaki oluşumlara ve spekülatif güçlerin vahşi etkisine terk edilmiştir.

Sosyo- ekonomik öngörülerden ve kentin bütününe dair stratejilerden bağımsız olarak hazırlanan mevzi planlarla parsel bazında yapılan düzenlemeler yoluyla kentle ilişkisi olmayan adacıklar oluşturmaktadır. Buraların gelişmesinden elde edilen rant kişilere ait olurken tüm alt yapı ve ulaşım maliyetleri kamuya yüklenmekte, bunu kaldıramayan kamu idareleri de maliyeti kentlilere yansıtmaktadır.

Şehirlerin bu şekilde kontrolsüz ve plansız olarak büyümesi, ev-iş arasındaki mesafelerin uzamasına ve insanların vakitlerinin önemli bir bölümünü trafikte geçirmelerine sebep olmuştur. Halkımız teknokratların kendi kaprislerini tatmin için vücuda getirdiği Babil kulelerinin içinde nasiplerine düşen delikte oturuyorlar. Maalesef insanlar sefalet mahallelerinde havası kirlenmiş, yeşillikten ve tabiattan yoksun, bütün kültür değerleri yok edilmiş, kirletilmiş şehir alanlarında biçimsiz böcekler gibi hayata mahkûm edilmiştir.  Halkımız, gayri sıhhi gecekondularda ve evlerde veya lüks, fakat gayri insani konut silolarında yaşamaya mahkûm edilmiştir.

İnsanların dur durak bilmeden daha fazla üretmek ve tüketmek yarışında olması gelecek nesillere karşı işlenmiş bir suç olması yanında, çevrenin ve şehirlerin kirlenmesi ve çirkinleşmesine de yol açmaktadır. Bunun için iktisadi kaynakların etkin ve verimli bir şekilde planlanması ve tasarlanması gerekir. Bu bakımdan ülkemizin geçirdiği dönüşüm ve yık-yap operasyonları hem ekonomik imkanların hem de arazi kaynaklarının verimsiz kullanılmasına yol açmaktadır.  

Yaptığımız her şey düşüncelerimizin tam bir yansımasıdır. Bugün inşa ettiğimiz yapılar çirkinse, onları meydana getiren görüş, düşünce ve anlayışımızdan farklı tutulamaz.

Bugüne kadar takip edilen politika; mevcut şehirlerin çevresine yeni bölgeler ve iş yerleri ilave ederek bir “yağ lekesi” şeklinde genişletme ve şehrin merkezi alanlarını yıkarak yeniden inşa etme yani bir yoğunlaştırma politikasıdır... Bu yaklaşım, bütün tarihi mimarlık mirasımızın yok olmasına sebep olduğu gibi, şehirlerin yakın çevresinde bulunan kıymetli tarım topraklarının yok edilmesi neticesini verdi. Gelişmenin bu şekilde devam etmesi halinde, bugünkü haliyle şehirlerimizin çevresinde bulunan tarım alanlarının büyük çapta tahribi söz konusu olacaktır. Ayrıca şehirlerin yıkılıp yeniden yapılması büyük bir israfa sebep olduğu gibi, şehrin büyümesinden dolayı, şehir inşa yatırımlarını ve işletme masraflarını akıl almaz boyutlara vardıracaktır.”

Bu nedenle her şehrin oluşturduğu topoğrafyanın farklı olması gibi, mimari yapılar, yollar, evler, mahalle-yerleşim planları da her şehirde aynı değildir. Osmanlı şehrinin cami, pazar, vakıf üçlüsünün odak noktasını oluşturmasına rağmen, modern şehirlerde bunların yerini, parlemento, belediye, hükümet konağı, opera, merkezi postane ve tren garı gibi değişik devlet hizmetlerinin yürütüldüğü sembol binaların aldığı söylenebilir.  

İslam aleminde medeniyetin meydana gelişi, mimarinin meydana gelişinden ayrı düşünülemez. Mimari ile uygarlık arasında ayrılmaz bağlar vardır. Hatta mimarinin oluşmadığı bir yerde, uygarlığın varlığından söz edilemez. Bunun sebebi, medeniyetin varlık alanlarındaki tercihleri mimaride ortaya çıkar. Mimari ahlak ve inançların tam bir yansımasıdır. Mimari çevreyi oluşturmak, çevre bilincini ve dünyayı güzelleştirmek sorumluluğunu yüklenen insan, dünyada Allah’ın halifesi seviyesine yükselir.  

Turgut Cansever, “Ev nedir?” sorusuna; “bir mimar için en büyük mesele” cevabını verir.

Her ev bir aileye aittir ve o ailenin adeta elbisesidir. Ev, mekân, mesken anlamında içinde sükûn bulunan yer demektir. Turgut Cansever’in şehrinde ev, aile için ve aile merkezlidir. Hane, mahalle ile organik bir bağ içindedir. Mahalle, insanların iyi zamanlarında olduğu gibi, zor zamanlarında da ailenin içinde, kişinin yanı başında, ferdi denetleyen bir çevredir. Mahalle evli barklı insanların birliğidir. Ev ailenin, sokak bireyin mekanıdır. Mustafa Kutlu; “mahalle kaybettiğimiz kalelerden biridir”, der. Yardımlaşmanın, tanışıklığın, komşuluğun, güven duygusunun kaybından doğan yalnızlığın pençesinde mahalleyi aradığını söyler. Sokağın eve tercih edildiği modern kent hayatı, ailenin bireye feda edilmesini zorunlu kılmaktadır. Apartman blokları ve yan yana dizilmiş evlerden oluşan şehirler, aileyi standartlaştırır.  

“Ev” ve “sokak” koskoca mimarlığın küçük ve önemsiz nesneleri değildir. Mahalli şartları farklılaştıran, uygun komşuluk münasebetleri kuran, hane sahiplerinin birlikte yaşanan şehirde, hayata açılmasına imkân tanıyan ve tabiata bağlı bir mekân anlayışı sunabilen müstesna fiziki dokulardır. Mahalle ve yerleşme düzeninin üslubunu belirleyen ana özellik; mahalleyi ve yapı guruplarını oluşturan evlerden her birinin, bağımsızlığını koruyan mahalle kolektivitesini oluşturabilmesidir.

Ev kullanıcısıyla birlikte tasarlanmalıdır. Toplumun pay aldığı bir uygarlık meydana getirebilmenin, seçkin düşünür ve mimarlar topluluğunun tarihi tecrübeye saygıyla, bugünün ve geleceğin meselelerini doğru tahlil ederek oluşturacakları çözümlerle mümkün olabilecektir. Her meydana getirilecek yapı; varlığa yani doğaya saygılı, mahremiyeti gözeten, “tevazu, sadelik, huşu, asudelik gibi davranış tercihleriyle ruhi hal özelliklerini de mimari biçimlere yansıtmalı ve aile yapısıyla birbirlerini tamamlamalıdır.  

Ev meselesinin çözülmesi şehirlere, dolayısıyla topluma sıhhat ve düzen getirecektir. Modern batı meslek icra sisteminden ülkemize aktarılmış usullerin, mimarinin tutarlı iç bütünlüğünün oluşmasını engelleyen tasarımcı uygulayıcı ayrımı olmamalıdır. Özellikle konut tasarımının aile ölçeğiyle bağdaşmayan mimar inşaat mühendisi, makine mühendisi şeklindeki şakuli (düşey) ihtisaslara bölünmesi uygun değildir. Ev ve çevresinin tüm meselelerini bütünlük içinde ele almaya imkân verecek ufki ihtisaslaşma şeklinde isimlendirilen ev mimarisi uzmanlığının tesis edilmesi gerekmektedir.  

Bilge Mimar Turgut Cansever; Türk evini şöyle tanımlar: Türk evi bağımsız yaşama birimleri olan “otağ”dan türediği bilinen “oda”ların bir araya gelmesiyle teşekkül etmiştir. Odalar bağımsız varlıklarıyla tektonikler olarak bütünlüğe tezyini (süslü) bir düzenle katılır.  Yol ve bahçe arasında diziler halinde yer alır. Bunların içi ve dışı arasında sonsuz mekân içinde inşai sistemleri, pencere düzenleriyle her birine ait özel tavan ve mimari unsurlarıyla farklılaşır. Böylece, özel kimliğe sahip yapılar topluluğu olarak var olu

Konut meselesi, çocuklar, yaşlılar, özürlüler ve israf göz önünde bulundurularak inşa ve iskân edilmelidir. Bu düşünce tarzını, “ferdiyetin yüceliği” ve “dünyayı güzelleştirmek” anlayışı

çerçevesinde bir zaruret olarak görür. Büyük aile konutlarının yaygınlaştırılması, toplumun sosyal gelişimi açısından gerekliliktir. Büyük aile konutları, ev yatırımı ve işletmesinde daha ekonomiktir ve bir esneklik sağlar.  

Bu evler, tabiatın yapısındaki sınırsız bütünleşmeyi tekrar gerçekleştirir. İnsanın sınırlarını aşan gurur verici iddialı yaklaşımlarının ve hatalarından arınmış insanın imkanlarının idrakiyle oluşur. Kendini ve yaradılış içindeki yerini bilen, tevazuyla bu sınırları aşmaktan kaçınan, erdemli kişiliğin kendi hırs ve hevesini sınırlayan İslami anlayışın ürünüdür.  

Ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerin mekâna yansıması ve mekânı biçimlendirme süreci olarak tanımlanan “kentleşme” ile yalnızlaşan insanların en özel alanları evleri olmuş ve evleriyle olan ilişkileri artmıştır. Dolayısıyla ev ile evde yaşayanların etkileşimi ve birbirlerini dönüştürmeleri söz konusu olmuştur. İnsan ile bu derece ilişkili bir yapı olması sebebiyle evin, üretildiği çağın kültürünü taşımada ve bu kültürü gelecek nesillere aktarmada ana unsur olduğunu söyleyebiliriz.  Miller; “evi toplumun kalbi olarak görür.”  

Bilge Mimar; bütün hayatı boyunca, felaket ve bataklık benzetmesiyle açıkladığı şehir meselesine nasıl yaklaşılacağını her zeminde anlatmış ve teklifler yapmıştır. “Kimin için şehir? sorusuyla insana ve kültürel kodlarımıza dönük çözümler arayıp, meselenin adını koyan kişidir. Rahmetle ve minnetle anıyoruz.  

Turgut Cansever, 1921 yılında Antalya’da doğdu. Mimar, düşünür, şehir planlamacısıdır. “Bilge Mimar” olarak anılır. 1946’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra Sedat Hakkı Eldem’in teklifiyle asistanı olmuş onun Yapı, Türk Evi, Türk Bahçeleri kitaplarının hazırlanmasına katkıda bulunmuştur. Doktorasını İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Profesörü, Ernest Diez’le yapmıştır. Türkiye’de sanat tarihinden doktora yapan ilk mimardır.  

Muhammed Hamdi Yazır, Neyzen Emin Efendi, Ahmet Avni Konuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Halet Çelebi gibi Türkiye’nin önemli düşünce adamlarının sohbetlerine katıldı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyeliği, İstanbul Belediyesi’nde Planlama Müdürlüğü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde proje yöneticiliği, İmar İskân Bakanlığı’nda danışmanlık, Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği, Mekke Üniversitesi’nde eğitim danışmanlığı, Marmara Bölge Planlama Çalışması, Ege Bölgesel Planlama Çalışması gibi birçok projede yöneticilik yaptı. Türk Tarih Kurumu Binası, Demir Evler ve Ertegün Evi projeleriyle, Ağa Han Mimarlık ödülünü almıştır. Dünyada bu ödülü üç defa alan tek mimardır. 22 Şubat 2009’da İstanbul’da vefat etmiştir. Mekânı cennet olsun.  

Kaynakça: Şehirleşme Pratiğimizin Zihniyet Problemleri ve Cansever’in Çözüm Çerçevesi, Volkan İdris Şen Ankara Üniversitesi, Fatih Gökyurt, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Daire Başkanı. / Turgut Cansever Düşüncesinde Şehir ve Aile, Dr. Öğr. Üyesi Enes Battal Keskin, Bursa Uludağ Üniversitesi. / Turgut Cansever Düşüncesinde Şehrin Değişimi, Murat Şentürk, Dr. Öğr. Üyesi İstanbul Üniversitesi. / Bir Şehir Kurmak, Turgut Cansever’le Konuşmalar, Aynur Can, Mahmut Doğan, Klasik, 2017, İstanbul.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —