Aksaray Nöbetçi Eczaneleri

Dr.İbrahim KUTLU


İslamcılık Düşüncesi Öldü mü?


Türkiye İslamcılığının zihin kodları Osmanlı’dan bu yana gerek Cumhuriyet’in politikaları, gerek İran Devrimi, gerekse 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi darbeler sonucu değişti, dönüştü. Diğer yandan “şehirli” Müslümanın modernleşme, küreselleşme ve kapitalizmin aşındırıcı etkilerine maruz kaldığını da inkâr etmek mümkün değildir. İslamcılığın ne durumda olduğu, daha doğrusu “ölüp ölmediği” tartışma konusu olmuştur. Elbette bu tartışma sonucunda bir nihayete varmak mümkün olmamıştır. Dahası ülkenin büyük bir hızla değişen yoğun gündemi bu tartışmayı unutturdu ve devam etmesini imkânsız kılmıştır.

Dini Araştırmalar dergisinde yazmış olduğum “ İslamcılık “ adlı bir makaleden hareketle Türkiye İslamcılığını üç kuşağa ayırıp incelemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Birinci kuşak İslamcılar 1850-1924, ikinci kuşak İslamcılar 1950-2000 arasında rol oynadılar. Üçüncü kuşak İslamcılar ise, 21. Yüzyılın ilk yıllarından başlamak üzere tarih sahnesine çıkmış bulunuyorlar.

Birinci kuşak İslamcıların çabalarının ana temasını oluşturan unsur “devletin kurtarılması” idi. Ki o devlet, kurucu ideolojisi ve meşruiyet kaynağı İslam olan başında Müslümanların bir halifesi bulunan Osmanlı devletiydi. Onlara göre dönem itibariyle devlet zafiyete uğramış ve onu kurtarmanın yolu, batıdan gelen tüm teklifleri olduğu gibi kabul etmek değildi. O sebeple de birinci kuşak İslamcıların referans çerçevesi, “Kur’an ve sünnete dönüştür”. Onlar “içtihat kapısının açılması” ve ”cihat ruhunun uyandırılması” tezini işliyorlardı, eğer Osmanlı bulunduğu bu çıkmazdan kurtulmak istiyorsa “Kur’an ve sünnete dönüp” mevcut yaşananlara dinden kaynaklı bir çözüm üretecek “içtihat” anlayışı geliştirmek zorundadır.

Neredeyse tamamının İslami ilimlere, İslam tefekkürüne ve İslam tarihine vakıf kimselerden oluşan birinci kuşak İslamcıları, “ulema-aydın profiline” sahip insanlardan oluşmaktaydı. Bir yönüyle her iki dünyayı da tanıyan batı eğitimi de almış bu insanlardan, Osmanlı devleti yöneticileri ve resmi ulema hazzetmiyordu.

Ali Bulaç’a göre ilk dönem İslamcılar, Çanakkale savaşının mağduru oldular ve 1925 yılında çıkarılan “Takrir-i Sukün” yasası ve “Tek parti” diktasıyla tasfiye edildiler. Bu radikal tasfiye biçimi Türkiye’de İslamcılığın 1950 yılına kadar yani DP iktidarına kadar derin bir uykuya dalmasına sebep oldu.

İkinci kuşak İslamcılar, 1950-2000 yılları arasında sahneye çıktılar. Temel argümanları “modern-ulus devlet” oldu. Büyük oranda meşruiyet kaygısı çektiler ve bunu aşabilmek adına batılı sosyopolitik yapıları İslamileştirme çabası içine girdiler.

İkinci kuşak İslamcıların ana politik temaları “İslam devleti ve İslam toplumu” olmuştur. İslam’a karşı tasfiye politikalarının devlet merkezli yürütüldüğü bu dönemde, Türkiye dışında İslamcıların çoğu birinci dünya savaşı sonunda yaşanan sömürgecilik ve işgaller karşı mücadele vermekle meşgul olmuştur. Türkiye, ikinci kuşak İslamcılar döneminde devlet eliyle mütemadiyen tasfiyeler yaşamıştır. Darbeler tarihi de diyebileceğimiz bu dönem, en son 28 Şubat post modern darbesi ile tarih sahnesinden çıkmış gibi gözüküyor. Modern iktidarı hedeflemiş siyasetçiler de üreten bu nesil İslamcılık, 2000 yılından sonra devreye girecek olan

Üçüncü kuşak İslamcılığın önünü açmış ve bir yönüyle sistemin defans merkezlerinin açığa çıkmasına katkı sağlamıştır.

Üçüncü kuşak İslamcılar dediğimiz ve esas itibariyle 2002 yılı sonrası gün yüzüne çıkan kadro ise, bir yönüyle birinci ve ikinci nesil İslamcıların müktesebatıyla donanmış gibi görünse de kendi düşüncelerine yakın insanların iktidar olmasıyla çok azı hariç sahip oldukları tüm müktesebatı kaybetmek durumunda kalmışlardır. Maalesef burada en büyük etken, entelektüel-aydın- ilim adamı kişiliklerini, siyasetin müptezel çarkı içinde yok etmeleridir. Siyasetle olması gerekenin dışında ilişki, bu kesimi olmaması gereken yerde konumlandırmış, onları ön açmaları ve yön vermeleri gereken siyasetin ardılları haline getirmiştir.

Bugün üçüncü kuşak İslamcıların, ne siyasete katkı sağlayan ne de kendilerini ön plana çıkaran bir duruşa sahip olamadıklarını görmekteyiz. Birinci ve ikinci nesil İslamcılar gibi ortaya koydukları bir ideal ya da ana tema olmadığı gibi ne olduklarını ve ne hedeflediklerini de açığa çıkaran bir manifestoları da yoktur. Bu acı gerçek, günü yakalama konusunda resmi ulemayı üçüncü nesil İslamcıların önüne geçirmiş ve kitleler din konusundaki açlığını, her geçen gün birbiriyle didişen bu İslamcı entelektüel-aydın-ulema kesiminden değil, resmi din anlayışından doyurmaya başlamıştır.

Diyarbakır hapishanesi, başörtüsü yasakları, ikna odaları belki yok ama İslamcılığın ve İslamcıların imtihanı iktidarla, siyasetle, sermayeyle, modernizm ve getirileriyle devam ediyor. Zaman zaman gündemimize “Nargile kafelerde oturan İslamcı genç erkekler”, “İnstagram’daki şallı kızlar”, “İhale kovalayan işadamı”, “İslamcı magazin dergisi”, “ Face ve Twitter’daki klavye mücahiti” gibi, 10 yıl önce kurmayı hayal edemeyeceğimiz sıfat tamlamaları düşüveriyor.

İslamcılık konusunda kalem oynatmış, kafa yormuş entelektüeller, İslamcılığın bittiğini düşünmüyor. Atasoy Müftüoğlu, belki de en sert uyarıları yapan isim. İslam’ın artık bireysel yaşandığını düşünüyor. Sayıların başarısıyla ilgilenirken niteliği ıskaladığımız konusunda uyarıyor. Cihan Aktaş, sağcı jargonun, İslamcılığa özgü Tevhidi bakış açısını kısıtladığını söylüyor. Muttalip Tütüncü gençlerin fast food İslamcılık anlayışını vurguluyor. Bu tartışmaların seyrine baktığımızda mutabık kalabileceğimiz tek bir nokta var, o da tek bir İslamcılık olmadığı. Fakat tanımını nasıl yaparsak yapalım, İslamcılığın gündemimizde kalmaya devam edeceği bir gerçek.

  • BIST 100

    1.542%0,26
  • DOLAR

    7,5368% 0,34
  • EURO

    8,9870% -0,32
  • GRAM ALTIN

    411,32% 0,23
  • Ç. ALTIN

    678,678% 0,23