Aksaray Nöbetçi Eczaneleri

Dr.İbrahim KUTLU


İslam Toplumunda Şehirleşme

İslam Toplumunda Şehirleşme


                İslam toplumları, diğer toplumlara kıyasla daha az sayıda yapı ve büyük binalar kurmuşlardır. Bunun başlıca nedenini, tıpkı Kuzey Afrika'da yaşayan Berberiler gibi Arapların da göçebe bir hayat sürmesinde bulmaktadır. Bunun yanında Araplar, ele geçirmiş oldukları ülkelerde, yerleşik hayatın bir neticesi olarak şehirler kurmak ve şehir hayatı tarzı oluşturacak düzeyde uzun bir müddet egemenlik sürmemişlerdir. Dahası ele geçirdikleri ülkelerde, mevcut yapılar ve şehirler yeterli olduğu için yenilerini yapmaya gerek duymamışlardır. İbn Haldun, kendi çağında Kuzey Afrika'da şehirleşmenin ileri düzeyde olmadığını gözlemlemiş ve bunu az önce bahsettiğimiz iki faktöre bağlamıştır.
Yerleşik ve medeni hayatın zamanla refah ve ihtiyaçlar hususundaki tavrının son haddine vardığını belirtir ve Mukaddime'de ise bu konuyu şöyle açıklar: "Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayri meşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur. Fikirler bunu düşünmekle meşgul olur, bunun vasıta ve hilelerini arar. Bunun bir sonucu olarak yalancılık, kumar, aldatma, hırsızlık, yalandan ant içme ve ihtikâr (vurgunculuk) hüküm sürer. Yerleşik ve tekellüflü (sıkıntılı) hayatın bozuk ve kötü olan hallerinden biri de, şehvetlere dalmak ve şehvet düşkünü olmaktır. Bu düşkünlük de bolluğun ve refahın tabilerindendir. Refah ve bolluğun tesiriyle insan her türlü lezzetli yemekler yemeyi arzu eder. Bu yemeklerin tesiriyle zina ve lutîlik (eşcinsellik) gibi birtakım ahlaksızlıklar yayılır. Bunların her ikisi de zararlıdır."
Görüldüğü gibi refahı ve bolluk ile birlikte artan tüketimi her türlü olumsuzluk ve kötülüklerin nedeni olarak ilan etmekte ve bunu Mukaddime de uzun uzadıya anlatmaktadır. Refah toplumunu ve sorunlarını anlatırken tıpkı 19 ve 20'nci yüzyılın kötümser düşünür, yazar ve bilim adamları gibi şehir hayatını yargılamaktadır. Yine onun refah toplumuna ilişkin analizlerini okurken, modern okuyucu çağdaş refah ve tüketim toplumlarının eleştirel bir analizini okur gibi olmaktadır. İbn Haldun, refah ve tüketim toplumlarının sonu konusunda oldukça kesin olan bir yargıya sahiptir. Kanaatlerini desteklemek üzere Kuran-ı Kerim'den şu ayeti nakleder: "Bir şehir ve bölgeyi helak etmek istediğimizde biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına kötülüklerden sakınmayı emrederiz, onlar bizim buyruğumuzun tersine olarak fâsık kesilirler ve bununla cezaya çarpılmağa müstahak olurlar. Biz artık o şehir ve bölgeyi yer ile düz bir hale getiririz." (17:17).
Peki, İbn Haldun'u şehir hayatı hakkında böylesine kötümser düşünmeye sevk eden nedir? Bizce bu soru, modern şehir hayatı söz konusu olduğunda da üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Acaba şehir hayatı, her zaman beraberinde çözülme ve çürümeyi getirmek zorunda mıdır? Bizce İbn Haldun'u kötümser kılan tek faktör, onun belirli bir tarih kesitinde ve belirli toplumlar üzerindeki yaptığı gözlem ve değerlendirmeleri değildir. Onun düşüncesinde çok daha derinden işleyen bir düşünce tarzı var ki bu, aynı zamanda onun tarih felsefesini ve sosyolojisini de üzerinde temellendirdiği bir paradigmadır. İbn Haldun'a göre biyolojik ve hatta bütün doğal varlıklar gibi, toplumlar da doğar, gelişir, yaşlanır ve nihayet ölürler. Demek ki tarih, toplum ve devlet de dâhil olmak üzere her türlü toplumsal olgunun temelinde 'çevrimsel yasalar' yatmaktadır. Temel değerler dizisi bu olunca, doğal olarak ileri şehir hayatını da bir son beklemektedir. Bu temel felsefeyle ilgili düşüncelere Mukaddime'de zaman zaman yer vermektedir. Şu aşağıdaki sözler, onun düşünce dünyasını biçimlendiren bu Paradigmayı açıkça özetlemektedir: "Sen bunu iyi anla. Yerleşik, medeni ve tekellüflü hayat tekâmülünün son haddini bulduktan sonra, diğer varlık ve tabii ömürler gibi devlet ve kavimlerde de ihtiyarlama çağının başlayacağına dikkat et." İbn Haldun, gözlemlediği olguları ve elde ettiği verileri, hep bu Paradigma çerçevesinde yorumlamakta ve sistemleştirmektedir. Toplumsal olgular ile biyolojik organizmalar arasında analojiler kuran bu yaklaşım, Batı sosyolojisinde de popüler bir yaklaşım olmuştur. Spencer ve Comte gibi sosyologlar evrimci düşüncelerini, düzenli olarak işleyen yasalara dayandırmışlardır. Ancak İbn Haldun ile modern sosyal bilimcilerin ve düşünürlerin düşünce biçimlerinde temel bir fark bulunmaktadır. İbn Haldun, onlar gibi ilerlemeci değildir. İkinciler, tarih ve toplumun sürekli bir ilerleme içinde olduğunu savunurlar. Ortak yönleri, sosyal olayları açıklamada determinist bir anlayışı temsil etmeleridir. Her iki yaklaşımda çağdaş sosyolojide tartışmalı bir duruma gelmiş olup bugünkü düşünürler ve sosyal bilimciler toplumsal bilimlerin fizik, biyoloji ve kimya gibi doğal bilimlerle aynı kategoride ele alınamayacağını düşünmektedirler.
.

  • BIST 100

    1.378%0,18
  • DOLAR

    8,1075% 0,02
  • EURO

    9,7116% 0,15
  • GRAM ALTIN

    455,35% 0,29
  • Ç. ALTIN

    751,3275% 0,29