Aksaray Nöbetçi Eczaneleri

Dr.İbrahim KUTLU


İslam Dünyasında Selefilik

İslam Dünyasında Selefilik


İslam dünyasının son iki asırdır yaşadığı siyasî ve toplumsal çalkantıların en belirgin yansımalarını yeni birer dinî hareket olarak tanımlanabilecek neo-selefî cereyanlar içerisinde görmek mümkündür. Burada söz konusu edilen Selefîlik ile İslam'ın erken döneminin kurucu ve örnek şahsiyetlerine referansta bulunmayı ifade eden selef kavramı arasında isimlendirme dışında ciddi bir benzerlik kurmak doğru değildir.

19'uncu yüzyılın başlarında filizlenen ve özellikle 20'nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren kendini belirgin bir özne hâline getiren yeni selefî hareketler ise aynı hürmeti elde etmek şöyle dursun, metotlarına, mahiyetlerine ve yerliliklerine dair sürekli bir sorgulamanın muhatabı olmuşlardır. Bu yeni selefî dünce tarzının son otuz yıl içerisinde bünyesinden çıkardığı el-Kaide, Talibân, eş-Şebâb, Işid/ Deaş, Boko Haram ve benzeri cihatçı İslami grupların söylem, tutum ve eylemleri göz önünde bulundurulduğunda söz konusu hareketler hakkındaki şüphelerin hiç de yersiz olmadığı görülmektedir.

Çağdaş dönemdeki Selefiyye terimi, herkesin gaye, hedef, beklenti ve stratejisine göre anlamı genişleyebilen bir mahiyete sahiptir. Kendileri açısından bu ismin tercih edilmesinde özellikle İbn Teymiyye ve İbn Kayyim çizgisinden aldıkları ilhamın etkisi kadar önceki nesillerin kutsallığı düşüncesine dayanarak kendi meşruiyetlerini sağlama faydacılığının tesirinden de söz edilebilir. Her ne kadar bu zümreler kendilerini erken dönem Selefîliğine nispet etseler de modern selefî hareketlerin kökenine yönelik analizlerin ucunun çoğu kez iki asırlık Vehhâbîlik öğretisiyle kesiştiğini söylemek daha doğru olacaktır.

Selefîliğin tarihi bir hayli eski olsa da yarı siyasî yarı dinî bir ideoloji olan çağdaş Selefîliğin başlangıcını 18'inci asırda Muhammed b. Abdülvehhâb’ın fikirleri etrafında oluşan Vehhâbîlik hareketine dayandırmak mümkündür. Ne şaşırtıcıdır ki bu ittifakın ilk hedefi, sömürgeci Batılı emperyalist güçler değil de İslam dünyasının siyasi hamiliğini üstlenen Osmanlı devletiydi. Tevhidi tesis etmek, bidatleri ortadan kaldırmak ve asrısaadete dönmek gibi görünüşte temiz ideallerle zuhur eden bu hareket ve yine daha sonraları aynı ideallerden beslenen diğer selefî anlayışlar kendilerini hakikatin yegâne temsilcisi olarak görmeleri sebebiyle Müslüman kardeşlerinin kanını helal görme noktasında herhangi bir tereddüt göstermiyorlardı.

Günümüze gelecek olursak özellikle Suudi Arabistan'ın 1970'li yıllarda elde ettiği ekonomik refah ve dünyaya açılma stratejisiyle birlikte o zamana kadar kapalı devre ve dar bir muhitte faaliyet yürütmüş olan selefîler, İslam coğrafyasında daha önceden tanık olunmayan bir pozisyon elde etmeye başladılar. Ayrıca Arap coğrafyasındaki tek tipçi Baas'çı totaliter yönetimlerin baskısından kaçan İslamcı önderlerin ve akademisyenlerin Suud üniversitelerinde istihdam edilmesi ve onların da katkısıyla değişen Vehhabiliğin bir bakıma mutasyona uğramasıyla beraber Selefîlik daha baskın bir şekilde cihatçı karaktere bürünmüştür.

Yeni selefî hareketler açısından bu aşama sadece uluslararası Siyonist ve sömürgeci Batılı güçlere karşı değil, kendileri açısından işbirlikçi olarak gördükleri birey toplum ve iktidarlara karşı da siyasi ve silahlı bir mücadeleyi benimsemeleri sebebiyle Cihadî Selefîlik olarak anılmaya başladıkları döneme tekabül eder. İslam coğrafyası bu tarihlerden sonra

istikrarsızlığın boy gösterdiği her bölgede selefî söyleme sahip cihatçı grupların ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir.

Bu gurupların son otuz yıl içerisinde uyguladıkları tedhiş eylemlerinin muhataplarının ve sebep oldukları ölümlerin yüzde 80'inin Müslüman bireyler olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu zümreleri böylesi soğukkanlı şekilde Müslüman kanı dökmeye iten inanç dinamiklerinin tespit edilmesi önem arz etmektedir. İslam'ı şiddet merkezli bir kabule hapseden bu akımların zihin çözümlemesi yapıldığında şiddete yönelik motivasyonlarının iman ve imanın mahiyeti hakkındaki tercihlerine dayandığını ifade etmek yerinde bir tespit olacaktır.

Bu hareketlerin temel görüşlerinden birisi de herhangi bir mezhebin mukallidi olmayı şiddetli bir şekilde eleştirmeleridir. Zira onlara göre Kuran, sünnet ve sahabe kavli gibi şerî delilleri anlama yeterliliğine sahip olmayanların çevrelerindeki âlimlerin fetvalarıyla iktifa etmeleri yeterlidir. Bu anlayış sadece belli başlı fıkıh ekollerinin mukallidi olmayı değil bütün tasavvuf ekollerini, kavramlarını ve pratiklerini en hafifiyle bidat kategorisi içerisinde değerlendirmektedir. Bu noktada tespit edilen bidatlerle tebliğ, vaaz, ikaz, münakaşa yöntemleriyle mücadele etmek eğer hâlâ bidatten, şirk ve küfürden vaz geçilmezse zor kullanmak suretiyle bu sorunları ortadan kaldırmak şerî bir vazife olarak görülür. Bu nitelikleriyle İslam'ın en tutucu ve muhafazakâr kanadını temsil eden Hanbelî çizgiye benzerlikler gösteren modern Selefîlik kullandıkları metot, söylem ve eylemleri açısından çok daha uç bir noktaya savrulmuştur.

Yeni selefî hareketlerin ortaya çıktığı andan günümüze kadar geçen süreç dikkatlice incelendiğinde selefîliğin teolojisinden tamamen bağımsız bir resimle karşılaşmaktayız. İster Vehhabîlerin Osmanlı Devletine karşı başlattıkları isyan, isterse İslam dünyasının yeniden şekillendirilmesinde başrolü oynayan selefî hareketlere bakılsın, Selefîliğin Müslüman coğrafyanın şekillendirilmesinde koçbaşı rolünü üstlendiği görülmektedir. Uluslararası sistemde önemli kırılmaların yaşandığı, dünyanın her köşesinde siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel fay hatlarının belirginleştiği, yoksulluk ve gelir dağılımındaki dengesizliklerin her geçen gün arttığı, enerji kaynaklarının Müslüman kanından daha değerli addedildiği bir konjonktürde maalesef Selefîlik, İslam dünyası için sapı bizden olan bir balta işlevi görmektedir.

İslam dünyasının Afganistan’dan Libya'ya kadar yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı, çeşitli merkezlerde yeni haritaların tedavüle sokulduğu bir zaman kesitinde İslam dünyasının içinden çıkan bu hareketlerin özellikle dünya kamuoylarında oluşturulmaya çalışılan İslam karşıtlığı propagandalarına verdiği katkıyla İslam'a ve Müslümanlara verdiği zarar doğrudan işgalci Batılı devletlerin zararından az değildir. Bu hareketlerin ortaya çıkışında ve büyümesinde her ne kadar farklı dinamiklerin ve mihrakların etkisinden bahsetmek mümkünse de Müslüman toplumlar açısından ciddi bir iç hesaplaşma ve yüzleşme de kaçınılmaz görünmektedir.

  • BIST 100

    1.378%0,18
  • DOLAR

    8,1045% -0,01
  • EURO

    9,7121% 0,15
  • GRAM ALTIN

    455,35% 0,29
  • Ç. ALTIN

    751,3275% 0,29