ŞABAN KUMCU
“Ellerinizdeki diploma, öğrenim denilen ve ne yazık ki, ilacı henüz keşfedilmemiş, tedavisi uzun süren bir hastalığın raporudur.”
Büyük mütefekkir Peyami Safa’nın, okullarını bitirmekte olan son sınıf öğrencilerine, bir ders niteliğinde yazdığı, unutulmaz“Mezunlara Nutuk”makalesi; dün olduğu gibi, bugün de yarın da gençlerimizin sık sık okuması gereken bir yazıdır. Bir düşünce adamının, gençlerle samimi bir dertleşmesidir. İçten, dostça ve bilgece…Çünkü gidilecek yol uzun, rakiplerimiz acımasızdır.
“Yetkim olsaydı, her yıl üniversitenin ve yüksek okulların son sınıftan mezun olan öğrencilerini, bir araya toplar, onlara şu fikirleri kabul ettirmeye çalışırdım:Öğreniminiz bugün sona eriyor değil mi? Ellerinize tutuşturulan diplomanın en büyük yalanı budur. Öğreniminiz bugün bitmiyor, bilakis, bugün başlıyor. On altı, on yedi seneden beri size öğretilen şeylerin çoğu, ihtisas sahibi olmak için gereksizdir. Bütün dünyada hala yıkılmamış, kötü bir öğretim sisteminin kurduğu geleneğe göre, hafızalarımızaistif edilmiş, unutulmaktan başka hiçbir şansları olmayan ölü bilgilerdir. Zekânız bu kokmuş malumat kadavralarını, ne kadar çabuk atarsa, hürriyetine o kadar erken kavuşur.
Mümkün olsaydı, size bugün diploma yerine bir hafıza temizleyici verir, bilginin bu molozlarını, ruhunuzun bağırsaklarından, çabucak dışarıya atmanıza yardımcı olurdum. Ellerinizdeki diploma, öğretim denilen ve ne yazık ki ilacı henüz keşfedilmemiş, tedavisi uzun süren bir hastalığın raporudur.Bugünden sonra ilk işiniz, kendinizi bu zoraki bilgi hastalıklarının zehrinden kurtarmaya çalışmak olsun. Size uzmanlaşmak için öğrettiğimiz şeylerin bir kısmı lüzumsuz, bir kısmı da yanlıştır. Gelecekte bunların içinden çok azı, düşünmeye ve kültürünüzü derinleştirmeye faydalı malzemeler olacaktır.
Gençler!Hayatta başarılı olanlarla olmayanlara bakınız…?Eğer ticaret gibi pratik, işe dayanan tatbiki mesleklerin zaferlerine bir göz atarsanız, bu bölümde kazananlardan yüzde doksanının ticaret okullarından mezun olmadıklarını görürsünüz. Bunlar ticaretin hiçbir ders ve etüt kitabında yazmayan bütün incelikleri, tecrübe okulunda, hayat mektebinde öğrenmişlerdir. Doktorluk gibi, pratik, tatbikiuygulamalara; avukatlık gibi, yarı teorik bilgilere dayanan mesleklerin kahramanlarına da bakınız.? Bunlar da özellikle diplomalarını aldıktan sonra kendi aşkları, ilgi, alaka ve incelemeleriyle kitapların ve tecrübelerin üstüne kapanmış olanlardır.
Tatbiki ve teorik serbest ve resmi bütün mesleklerde geri kalmışların hayatına bakınız? Bunlar diplomalarını alır almaz, eğitimin bittiğini ve öğrenilecek hiçbir şey kalmadığını sananlardır. Hayat onların gözünde iki mevsimliktir; biri ekme çağı, ki eğitim çağıdır; diğeri de biçme devresi, ki bütün ömür süren meslek dönemidir… Bu dönemde ekme yok ve yalnız biçme var sanmışlardır. Halbuki asıl ekme dönemi eğitim çağından sonra başlar ve biçmeişlerini de içine alır. Şu mahalle doktoru niçin mi kazanmıyor? Muayenehanesine girip bakınız; cevap, yaldızlı bir çerçevede duvarda asılıdır. Diploma…!
Zavallı hekim, bu diplomayı oraya astıktan sonra hastalara bakmaktan başka yapılacak işi kalmadığına inanmıştır. Kütüphanesi tam takırdır. Oradaunutulmuş okul bilgilerini hatırlatan birkaç tıp sözlüğünden ve arkadaş tavsiyesiyle alınarak tamamıyla okunmayan birkaç eserden başka bir şey göremezsiniz… Bu kitapların cildini kaplayan bir parmak toz, hekimin bütün başarısızlıklarını izah eden ve kendisinden başka herkesin görebileceği bir işarettir. Bütün bu zavallılar, beşikten mezara kadar süren esas okulun hayat okulu olduğunu, diplomasını aldıkları okulunsa, asıl hayat mektebinin küçük ve kötü bir taklidinden başka bir şey olmadığını bilmeyenlerdir…Aranızda bu hakikati anlamayanlar, o zavallılar ordusuna katılacaklardır. İşte bugün hepiniz, size hiçbir yapay okulun veremeyeceği, hiçbir müfredat programınınkazandıramayacağı bilgileri ve görgüleri eldeedeceğiniz, büyük hayat mektebinin eşiğindesiniz. Bu okuldan çıkmak için ölmek lazımdır.
Yaşadığınız müddetçe artık hocanıza yaranmak için değil, babanızın gönlünü hoş tutmak için değil, iyi not almak için değil, sınıfta kalmamak için değil, yedikçe acıkan görme, anlama merakınızı doyurmak için, öğrendikçe artan bilgisizliğinizi azaltmak için, memleketinizin ve mesleğinizin şerefi için ve nihayet kendi başarınız için, program ve disiplin zoruyladeğil, anlamak ve çalışmak aşkıyla, durup dinlenmeden öğrenecek ve deneyeceksiniz.Asıl bugün okula başlıyorsunuz. Notları ve imtihanları olmayan bu büyük okuldan mezun olmak ve diploma almak yoktur. Çünkü ilim bitmez ve öğrenmek ihtiyacımız, varlığın sırları ve bilgisizliğimizin karanlıkları kadar sonsuzdur…”
Bilgiye ışık hızıyla ulaştığımız, uzakların yakın olduğu fakat düşünmeye vaktimizin olmadığı günümüzde, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih Harbiye, Biz İnsanlar, Yalnızız gibi romanları, çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı fıkra ve makaleleriyle, doğu-batı meselelerine kafa yormuş, felsefe, psikoloji, terbiyeve sosyal hayatımızla ilgili çok sayıda eserler vermiş büyükfikir adamı Peyami Safa “Düşünmek İşkencesi” yazısıyla bizim dikkatimizi çeker ve şu hatırlatmayı yapar.
“Düşünmeden mi yaşıyoruz…?Adeta…!Şüphesiz buna tamamıyla imkân yoktur. Fakat en mühim meselelerimizi, bazen kaçmak üzere olan vapurumuza acele bilet alırken, kalkmak üzere olan tramvaya adımımızı atarken, yollarda koşarken, birisiyle konuşurken düşünüyoruz. Düşünmek artık bizim için uygun zamanlarımızaözel, gizli ve üstün bir alışkanlığımız değil, görmek, işitmek, tatmak gibi duygularımızla beraber bir çırpıda yaptığımız acele bir iştir. Bunun için bizi düşünmek zahmetinden kurtaran şeylere eskisinden fazla önem veriyoruz.
Hazırlop fikirlere, bir vecize gibi sıkıştırılmış bilgilere, uzun sözün kısasına düşkünüz. Hatta mümkün olsa, mahalle bekçisi gibi her tarafa birer “düşünce memuru” tayin edip, ona aylık vereceğiz, kendisinden bizim yerimize düşünmesini isteyeceğiz. Hatta zenginlerimiz, evlerine hizmetçi gibi, eğitmen, düşünme memuru alacaklar. Gazeteleri, dergileri, kitapları, bu memur okuyacak, dünya ve memleket durumlarından, ev işlerine kadar her şeyi, en doğru fikri bu kişi bulacak; efendisinin eline bastonunu veren hizmetçi gibi her sabah ona, muhtaç olduğu fikirleri sunacak…!
Hız arttıkça düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Elini çenesine yahut şakağına dayamış, başı öne düşük veya kaşları çatık, bakışları tek noktaya saplanmış, hatta o noktayı bile görmeyen, kendi iç alemine dalıp, kendinden geçmiş, saatlerce düşünen klasik “mütefekkir” (fikir adamı) tipi kaybolmak üzeredir. Bugün eskilerin “veli” derecesinde hürmet gösterdikleri bir insan gördüğümüzde biledikkate almıyoruz... Sanki düşünmek ayıptır.Böyle insanların hakkını teslim etmemek konusunda, en zekilerle, en budalalar el ele vermişlerdir.Dün başkalarından fikir sormak, akıl danışmak bir şahsiyetsizlik göstergesiyken, bugün adeta medeni bir hak olmuştur.
Siz hangi düşündesiniz? Sorusu, yakın dostuna saatini soran adamın kendinde bulduğu haktan daha büyük bir hak olmuş,okuyucularından daha fazla düşünmeye mecbur olan gazeteler bile, bu kafa işkencesinden kurtulmak için “anket” diye bir şey icat etmişler; sağa sola, yazana, okuyana her konuda bir sürü şey soruyorlar. Herkes, birbirinden istediği fikir sadakasıyla geçinmek derdine düştü. Fikir istemenin para istemekten daha ayıp olduğunu henüz kimse ne kabulediyor ne de tartışıyor. Bir de herkes fikre muhtaç olduğu halde ona, bedavadan sahip olmaya çalışıyor.
Fikir üretmenin maydanoz kadar kıymeti kalmadı.Kitapların yüzüne kimse bakmıyor. Düşünmekten hoşlanmadığımız kadar o düşünceyi başkalarından almak için feda etmeye mecbur olduğumuz, bir damla göz nurunu da esirgiyoruz.Fikir namına bu kadar zahmeti de çok görüyoruz. Kulaktan dolma bilgilere ilgimiz bundandır. Fakat öğrenmeye, düşünmeye ve anlamaya mecbur olduğumuzu, her zamankinden dahaçok biliyoruz.Hissettiğimiz bu mecburiyet bize, er geç düşünmenin vekalet kabul etmediğini, fikrin başkalarından ödünç alınamayacağını, düşünme işinin her başa düştüğünü öğretecektir.Fikir sahibi olmaya, mal sahibi olmaktan daha çokihtiyaç duyacağımız gün, hakiki zenginliğibulacağız.Bütün fakirliğimiz, fikrin kıymeti hakkında, çok az düşünceye sahip olmamızdan ileri gelmektedir.”
Gerçek aydın;bütün bilimlerin ve felsefe sistemlerinin esasları, tarihi safhaları ve son verileri hakkında bilgi sahibi olan, bu bilgiyi, şahsi gaye ve ihtiraslarının etkisinden kurtarıp objektif (tarafsız) planda fikir haline getiren insandır.Bu tarife göre yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada gerçek aydın (münevver) çok azdır. Fakat az çok aydına her yerde rastlanır. Bunlara yarı aydın veya sözde aydın denilebilir. Gerçek aydını okul değil, hayat yetiştirir. Onlar kendi kendilerinin hocasıdır. Bunun içindir ki, gerçek öğrenim, üniversitelerin son sınıfından sonra başlar…
Kaynakça: Faruk K. Timurtaş – Ergun Göze, Peyami Safa’dan Seçmeler, Yağmur Yayınevi, İstanbul, 1976.
