Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)
Alaminütçü kelimesini sanırım birçoğumuz bilmez ya da bilenler de unutmuştur. Ama şipşakçı desem sanırım hatırlarsınız. Resmî evrak zorunluluğu ve renkli fotoğrafın yükselişiyle birlikte tarihe karıştı. İstanbul'un her köşesine yayılan bu seyyar fotoğrafçıların ardında, tırnaklarını uzatanlardan, erkek kılığında çalışan kadınlara kadar onlarca ilginç hikâye kaldı.
Bugün her cebimizde bir kamera taşıyoruz ama bir zamanlar İstanbul sokaklarında, üç ayağı üzerinde duran renkli ahşap sandıklar ve onların arkasındaki o "siyah örtülü" adamlar şehrin hafızasını tutuyordu. "Alaminüt" yani Fransızca tabiriyle "dakikasında" hazır olan bu fotoğraflar, sadece birer kâğıt parçası değil; göçmenlerin, işçilerin ve âşıkların yegâne hatırasıydı.
Teknolojinin henüz devleşmediği yıllarda, Paris'in Seine Nehri kıyısından başlayıp İstanbul'un meydanlarına kadar uzanan bu serüven, aslında bir hayatta kalma ve sanat mücadelesiydi.
Sokak fotoğrafçılığı tarihinin en ilginç ayrıntılarından biri, bu mesleğin sadece erkeklere mahsus olmamasıdır. 1930'larda Sultanahmet Tapu Dairesi önünde herkesin "Küçük Bey" diye seslendiği bir fotoğrafçı vardı.
Kimse onun aslında Perihan isimli bir kadın olduğunu, erkek kıyafetleri içinde bu mesleği icra ettiğini belki de ilk bakışta anlamıyordu. Gaziantep'ten Tekirdağ'a kadar uzanan bu "alaminüt" geleneğinde, kadınların mahremiyetine hürmeten evleri dolaşan kadın fotoğrafçılar da tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştı.
Eski alaminütçülerin tırnaklarını neden uzattığını hiç düşündünüz mü? Bu bir moda değil, mesleki bir zorunluluktu!
Cam negatifleri banyo küvetinin içinden zarar vermeden çekip çıkarabilmek için o uzun tırnaklara ihtiyaçları vardı. Sadece vesikalık çekmezlerdi; hafta sonları "haftalık" denilen özel çalışmalar yaparlardı.
Kâğıt negatifleri kesip biçerek yaptıkları naif fotomontajlarla, sıradan bir İstanbulluyu bir kahramana ya da imkânsız bir aşkın başrolüne dönüştürürlerdi.
1910'larda başlayan bu serüven, 1922'de o meşhur "İstanbul Hatırası" fonlarıyla zirveye ulaştı. Motosikletten çiçeğe, şemsiyeden maket aksesuarlara kadar her şey, o anın büyüsünü yaratmak içindi.
Ancak 1983 yılında resmî belgelere "renkli fotoğraf" zorunluluğu gelince, bu siyah-beyaz rüya ansızın sona erdi. Alaminütçülerin çoğu makinelerini bırakıp isim mühürü kazımaya başladı; bir kısmı ise emeklilik günlerini eski sandıklarının başında bekleyerek tüketti.
Sinemamızın unutulmaz eseri "Ah Güzel İstanbul"da Sadri Alışık'ın canlandırdığı Haşmet İbriktaroğlu karakteri, aslında bu mesleğin ruhunu en iyi özetleyen kişidir.
Köklü bir aileden gelip parası bitince "kendi başına buyruk yaşayabilmek için" alaminütçülüğe sığınan Haşmet, bu mesleği "mütevazı ama onurlu" bir liman olarak görmüştü.
Bugün o sandıklar artık yok ama o sandıkların içinden çıkan "dakikalık" gülümsemeler, İstanbul'un sır dolu tarihinde yaşamaya devam ediyor.
Alaminütçülük, 1966 yapımı "Ah Güzel İstanbul" filminde de unutulmaz bir şekilde ölümsüzleştirildi. Filmin ana karakteri Haşmet İbriktaroğlu, zengin ve köklü bir aileden gelmesine rağmen parası tükenince "mütevazı bir meslek" olarak tanımladığı alaminütçülüğe yönelir.
Filmdeki bu bakış açısı, aslında toplumun mesleğe olan genel yargısını da gözler önüne seriyordu.
Osmanlı'da Müslüman fotoğrafçılar ancak II. Meşrutiyet'ten sonra sahneye çıkabildi. Rahmizade Behaeddin Bediz ve Hamza Rüstem, bu alandaki öncü isimler arasında yer aldı.
1910–1920 yılları arasında Anadolu'nun birçok şehrinde stüdyolar açıldı. 1920'lerden itibaren ise "İstanbul Hatırası" yazılı fonlar, çiçek motifleri ve süslü arka planlar fotoğrafların vazgeçilmez unsuru hâline geldi.
Alaminütçüler hafta içi vesikalık, hafta sonu ise hatıra fotoğrafları çekiyordu. Mesire yerleri, plajlar, adalar ve meydanlar onların doğal stüdyolarıydı.
• "Dakikalık" çekimler hızlı teslim edilen fotoğraflardı
• "Haftalık" çekimler ise rötuşlu, renklendirilmiş ve hatta fotomontajlı özel çalışmalardı
Bu fotomontajlarda çoğunlukla sevgi ve kahramanlık temaları işlenirdi.
Alaminüt fotoğrafçılar arasında en dikkat çeken isimlerden biri, "Seyyarlar Kralı" lakabıyla bilinen Parunag Topalyan'dı. Özellikle fotoğraf renklendirme konusunda ustalığıyla öne çıkıyordu.
Her biri aslında isimsiz birer sanatçı olan bu fotoğrafçılar; motosiklet, bisiklet, masa, çiçek gibi aksesuarlarla sahneler kurarak sokakta adeta küçük birer stüdyo oluşturuyordu.
Alaminütçüler arasında yazılı olmayan kurallar vardı. Yeni başlayanlar sokağın en sonunda yer alırdı.
İzmir'de Nebi Şengür'ün, noter önündeki bir alaminütçünün yerini satın alarak mesleğe başlaması, bu düzenin ne kadar ciddi olduğunu gösterir. Hatta Malkara'da seyyar fotoğrafçılar kendi aralarında bir birlik kurarak sıra ile çalışma sistemi oluşturmuşlardı.
Alaminüt makinesi; üç ayak üzerine kurulu, renkli boyanmış ahşap bir sandık ve körüklü bir makineden oluşurdu. Arkasından sarkan siyah kumaş, fotoğrafçının karanlık odasıydı.
Fon perdeleri ise adeta bir sahneydi:
• Manzara resimleri
• Nakışlı kumaşlar
• Halı ve kilimler
• Sade siyah fonlar
Her biri, sıradan bir anı "hatıra"ya dönüştüren detaylardı.
İlk seyyar fotoğrafçıların izine 1880'lerden önce Paris'te, Seine Nehri üzerindeki köprülerde rastlanıyor. Bu fotoğrafçılar, çoğunlukla göçmen işçilere hizmet veriyordu.
1900'lere gelindiğinde Avrupa'da yaygınlaşan sokak fotoğrafçılığı, 1910'lu yıllarda Osmanlı coğrafyasına ulaştı. İstanbul'da ve Anadolu'nun pek çok şehrinde alaminütçüler hızla çoğaldı.
Yıllarca yoğun bir tempoyla çalışan alaminütçülerin sonunu hazırlayan ise teknoloji ve bürokrasi oldu.
1980'lerde renkli fotoğrafın yaygınlaşması ve amatör makinelerin her eve girmesiyle hatıra fotoğrafçılığı işini kaybettiler. Ancak ölümcül darbe, 1983–1984 yıllarında çıkarılan bir genelgeyle resmî evraklara renkli fotoğraf konulma zorunluluğunun getirilmesi oldu.
Vesikalık çekerek ayakta kalanlar da bu kararla birlikte tamamen işsiz kaldı. Çoğu işi bırakırken, bir kısmı isim mühür kazımaya, bir kısmı ise polaroid makinelere yöneldi.
2000'li yıllardan sonra ise hayatta kalan son temsilcileri de teker teker göçtü.
Geriye ise sadece arkalarında bıraktıkları sandıklar, uzun tırnakların izi ve "Küçük Bey" gibi efsaneler kaldı.